Anasayfa arrow Güncel Haber-Yorum arrow CEMİL BAYIK: DEMOKRATİK ÖZERKLİK İLAN EDECEĞİZ
05 09 2010
 
 
BÖLÜMLER
Anasayfa
Kütüphane
Kuvayi Milliye Dergisi
Çeviriler
Kültür Sanat
Kavramlar - Süreçler
Medya Haber-Yorum
Güncel Haber-Yorum
Kamuoyundan
Kamuoyuna
İşçi - Sendikalar
Köylü - Kooperatifler
İşsizlikle Mücadele...
SİTEMİZDE
Şuan 2 konuk çevrimiçi
İSTATİSTİKLER
Üyeler: 78
Haberler: 621
Linkler: 16
Ziyaretçi: 1515514

 
NE MUTLU O YOKSULLARA Kİ

ÖTEKİ DÜNYA ONLARINDIR

ER YA DA GEÇ BU DÜNYA DA

ONLARIN OLACAKTIR

F. ENGELS


GÜNCEL HABER-YORUM
MEDYA HABER-YORUM
KAMUOYUNDAN
KAMUOYUNA
translate from turkish to another language: http://translate.google.com
 
CEMİL BAYIK: DEMOKRATİK ÖZERKLİK İLAN EDECEĞİZ PDF Yazdır
Yazar Vatan Postası - sol.org   
24 06 2010

 KCK Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık, şu an yapmak istediklerinin demokratik özerklik olduğunu söyleyerek, “Yakında bunun resmi ilanını da yapacağız. ... Bu; devleti yıkmak ya da devletin yerine yeni bir iktidar gücü ortaya çıkarmak değildir. Devletin yanında toplumun demokratik örgütlenmesini yaratıp toplumun kendi kendini yönetmesini sağlayan bir demokratik kurumlaşma ve sistem yaratmaktır. Bu da Kürt halkının varlığını korumayı, onun özgür geleceğini yaratmayı ifade ediyor.” dedi...

AVRUPA BİRLİĞİ'NİN DAYATTIĞI YEREL YÖNETİMLERİN YETKİ VE SORUMLULUKLARININ GENİŞLETİLMESİ İLE BAYIK'IN DEDİKLERİ ARASINDA FARKLAR VE BENZERLİKLER VAR MI? KİMİN İÇİN "DEMOKRASİ"?

AB ÖZERKLİĞİ NEDEN ÖZENDİRİYOR? (sol.org)

Diyarbakır'da toplanan BDP'li yerel yöneticiler, "demokratik özerklik projesini" kabul ederken bunu Avrupa Konseyi "Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"na dayandırdılar. Ancak Avrupa Konseyi'nin, AB'nin teşvik ettiği özerklik projeleri zannedildiği gibi yerel yönetimlerin halka devredilmesi anlamına gelmiyor...

Cemil Bayık, Fırat Haber Ajansı’na verdiği röportajda yakında resmen “demokratik özerklik” ilan edeceklerini söyledi.

AKP ve devletin siyasi ve sosyal soykırım politikasıyla Kürtlük adına ne varsa yok etmek istediğini söyleyen Bayık, çok sistemli bir saldırıyla karşı karşıya olduklarını belirtti.

Bayık, yakında bir zamanda ‘Demokratik Özerkliği’ ilan edeceklerini belirterek, “Gerillanın meşru savunması da serhildanın geliştirilmesi de tamamen ilan edeceğimiz özerkliği korumak, geliştirmek, yaşatmak ve onu yaşanılır kılmak içindir” dedi.

Kürt sorununu demokratik özerklik temelinde çözmek istediklerini söyleyen Bayık, “Şimdi yapmak istediğimiz budur. Yakında bunun resmi ilanını da yapacağız. ‘Demokratik Özerklik’ Türkiye'nin Kürtlerle ilişkisini ifade etmektedir” diye konuştu.

"Yeni dönem" değerlendirmesi
Bayık, 1 Haziran’da başlayan “yeni dönem”le ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: “Yeni dönem mücadele eskinin devamı değildir. Gerillanın meşru savunması da serhildanın geliştirilmesi de tamamen ilan edeceğimiz özerkliği korumak, geliştirmek, yaşatmak ve onu yaşanılır kılmak içindir. Halkın demokratik iradesinin geliştiği; siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik alanda kendi kurumlaşmalarını geliştirdiği, özgür ve demokratik yaşam sistemini kendi kurduğu bir süreç olacaktır. 4. dönemin 1., 2. ve 3. dönemden farklılığı buradadır. Geliştireceğimiz meşru savunma ve serhildanın eski dönemlerden farkı bu noktadadır. Demokratik özerkliği koruma, geliştirme ve yaşatma amaçlıdır. Serhildanlar halkın demokratik iradesinin geliştirip genişleterek devletin toplum üzerindeki hakimiyet alanını gerileten bir karakterde gelişecektir. Bu, devleti yıkmak ya da devletin yerine yeni bir iktidar gücü ortaya çıkarmak değildir. Devletin yanında toplumun demokratik örgütlenmesini yaratıp toplumun kendi kendini yönetmesini sağlayan bir demokratik kurumlaşma ve sistem yaratmaktır. Bu da Kürt halkının varlığını korumayı, onun özgür geleceğini yaratmayı ifade ediyor.”

Demokratik özerkliği devletle müzakere ederek gerçekleştirmek istediklerini, ancak devletin buna yanaşmadığını söyleyen Bayık, “Şimdi devletin dışında, kendi mücadelemizle geliştirmek ve yaşatmak istiyoruz. Kürt sorununu bu temelde çözmek istiyoruz. Eğer Türk devleti çözüme yanaşırsa, biz demokratik özerkliği Türk devletiyle gerçekleştiririz. Kürt sorununu bu temelde devletle müzakere temelinde çözmüş oluruz. Türk devleti buna gelmezse, Kürt sorununu demokratik özerklik temelinde yine çözeriz. Şimdi yapmak istediğimiz de budur. Yakında bunun resmi ilanını da yapacağız” dedi.

(soL - Haber Merkezi)

AB ÖZERKLİĞİ NEDEN ÖZENDİRİYOR?

Geçen hafta sonu Diyarbakır’da toplanan BDP’li belediye başkanları ve İl Genel Meclisi üyeleri “Demokratik Özerklik Projesi” ile yerel yönetimlerin eğitim, güvenlik, dış ilişkiler konuları dışında merkezi otoriteden bağımsız olmasını kabul ettiler. BDP “Demokratik Özerlik Projesi’ni Avrupa Konseyi’nin “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”na dayandırdı. Merkezi yönetimden yeterli kaynak alamayan, belediyecilik hizmetleri iktidarlarca engellenen BDP’li yerel yönetimler, bu politikaların çözümünü ise yerel yönetimlerin özerkliğinde, yani “yerelleşmede” bulduklarını açıkladılar. Ancak BDP’nin projesi için baz aldığı “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” da dahil olmak üzere yerelleşmenin teşvik edilmesini öngören politikalar iddia edildiği gibi yerel yönetimleri halka devretmeyi değil, sermayeye devretmeyi amaçlıyor. Avrupa Birliği’nin de büyük önem verdiği “yerelleşmenin” pek çok sakıncası bulunuyor.

Kimler “yerelleşme” dayatıyor?

Yerelleşme, 1980 sonrası neo-liberal politikalar kapsamında devletlerin idari ve yerel örgütlenmelerine ilişkin olarak gündeme geldi. Yerelleşmeyi teşvik edenler arasında “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nı kabul eden Avrupa Konseyi dışında, Avrupa Birliği, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı gibi emperyalist kuruluşlar bulunuyor. Bu kuruluşların her biri başta eski sosyalist ülkeler olmak üzere pek çok ülkede yerel yönetim reformu yapılması için hükümetler üzerinde baskı kuruyorlar. Aynı zamanda yerel yönetimlerle ilişkiye geçerek ortak projeler yürütüyorlar. Türkiye’de ise gerek yerel yönetim reformu, gerekse kamu yönetimi reformuyla birlikte gündeme gelen yerelleşme politikaları Avrupa Birliği üyelik sürecinde hız kazandı. Avrupa Birliği’nin yanı sıra Dünya Bankası da Türkiye’de yerelleşme uygulamalarının teşvik edilmesi kapsamında uzman desteği ve mali destek veriyor.

Kamusal hizmetler “kamusal” olmaktan çıkıyor
Yerelleşmenin önemli ayaklarından birini merkezi yönetimin sağlaması gereken hizmetlerin yerel yönetimlere bırakılması oluşturuluyor. Bu hizmetlerin başında her vatandaşa eşit bir biçimde sağlanması gereken eğitim ve sağlık hizmeti geliyor. Yerel yönetimlerin bu hizmetleri devralmasıyla birlikte devletin en önemli konularda “vatandaşa karşı sorumluluğu” büyük oranda ortadan kalkıyor; eğitim ve sağlık ise yerellikte ikamet edenlere bedeli karşılığı verilen hizmetler haline geliyor. Bu nedenle kamusal hizmetlerin yerel yönetimlere devredilmesinin ilk sonucu, söz konusu hizmetlerin kamusal niteliklerini yitirerek paralı hale gelmesi oluyor. Öte yandan bu hizmetlerin merkezi bir planlamayla, ülkenin tümündeki ihtiyaçlar gözetilerek üretilmesi gerekirken, yerel yönetimlere devirle birlikte bu da imkansız hale geliyor.

Halka değil sermayeye devir

1980’li yıllarda ve 1990’lı yıllarda merkezi yönetimlere karşı “demokratikleşme” getireceği düşüncesiyle desteklenen yerelleşme politikalarının merkezi yönetimle bağları zayıflayan yerel yönetimleri sermaye ile işbirliği yapmaya ittiği bugün pek çok örnekle birlikte artık yaygın olarak kabul ediliyor. Merkezi yönetimden kaynak aktarımının kesilmesiyle birlikte, pek çok yerel yönetim kendi kaynağını yaratmaya zorlanıyor.

Yerel yönetimlerin kaynak yaratma süreci iki şekilde işliyor. Öncelikle yerel yönetimlerin merkezi yönetimden aldıkları desteğin azalmasıyla birlikte halkı vergilendirme yoluna gitmeleri isteniyor. “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nda da yer verilen vergilendirme ile halk alacağı hizmetlere karşılık olarak yerel yönetimlere vergi ödüyor. Ancak pek çok örnekte bu vergiler yerel yönetimlerin giderlerini karşılayamıyor. Bu durumda eğer merkezi idare açığı kapatmıyorsa, hizmetlerin “paralı” hale gelmesi gündeme geliyor. Nitekim yerel yönetimlere devredilen pek çok hizmet “kamusal” niteliğini kaybederek, “yararlanan öder” ilkesiyle paralı hale getiriliyor. Merkezi devletin vatandaşına vermesi gereken hizmetler, yerel düzeye gelindiğinde yerellikte ikamet edeninin aldığı hizmetin bedelini ödemesi gerektiği düşüncesiyle “vatandaşlık hakkı” olmaktan çıkıyor.

Türkiye’de de bugüne kadar belediyelere devredilen ya da uzun süredir zaten belediyeler eliyle verilen kamu hizmetlerinin hızla özelleştirildiği, piyasalaştırıldığı görülüyor; hizmet ücretleri artırılıyor. Bunun bir örneği, İstanbul’da ve Ankara’da büyükşehir belediyelerinin verdiği ulaşım hizmetlerine, “fahiş” oranda zam yapmalarıyla yaşanmıştı. Yine belediye doğalgaz, su, ulaşım hizmetlerini veren belediye iştirakleri Türkiye’de en erken “şirketleştirilen” kamu hizmetleri oldu.

Hizmetlerden alınan ücretlerin de yerel yönetim giderlerini karşılayamaması durumunda “borçlanma” yöntemine başvuruluyor. Avrupa Konseyi’nin “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın yerel yönetimlerin finansmanı konusundaki 9. Maddesi incelendiğinde de orada yerel yönetimlerin borçlanmasının önüne açmaya dönük ifadelere yer verildiği görülmektedir. Borçlanma mekanizmasıyla yerel yönetimler bir yandan bankalara borçlandırılırken, bir yandan da uluslararası finans kuruluşlarından borç alarak uluslararası sermayenin yerel yönetimler üzerinde denetim kurmasının yolu açılıyor. Nitekim Türkiye’de de 1986 yılında Merkez Bankası’nın yerel yönetimlere devrettiği kamu kredileri kısılarak yerel yönetimler özellikle uzun dönemli yatırım projeleri için uluslararası finans kuruluşlarından borç bulmaya yönlendirildi. Hesapsız borçlanma şu anda pek çok belediyenin büyük bütçe açıklarıyla karşı karşıya kalmasına yol açmış durumda. Bu durumda yerel yönetimler hem finans çevrelerinin etkisi altında kalıyorlar, hem de başta arsalar olmak üzere yerel yönetimlerin elinde ne var ne yoksa hukuksuz bir biçimde satarak borçlarını kapatma yoluna gidiyorlar.

Sermaye koltuğa oturuyor
Yerelleşme belediyeleri ulusal ya da uluslararası sermaye ile ilişkiye geçmeye zorlarken, sermaye ile daha kurumsal bir işbirliği içerisinde olunması da dayatılıyor. Bunun örneklerinden biri Avrupa Birliği’nin isteğiyle Türkiye’de kurulan Bölgesel Kalkınma Ajansları oldu. İl kademesinin üzerinde bölge yönetimleri olarak yapılandırılan bu ajanslar, atanmış yerel idarecilerle, belediye başkanlarını ve özel sektör şirketlerini yan yana oturtuyorlar. Bu ajanslarda bir araya gelen yerel idare ile sermaye temsilcileri birlikte yatırım kararları alıyorlar, projeler oluşturuyorlar ve başta AB olmak üzere uluslararası kuruluşlardan “fon” taleplerinde bulunuyorlar. Böylece merkezi yönetim atlanarak, sermaye ile birlikte emperyalist ülkeler ya da kuruluşlarla ilişki kurulmasının önü açılıyor.

Bir tür “eyaletleşmeye” yol açarak emperyalizmle entegrasyon sürecini yürütebilmesine olanak tanıyan Bölgesel Kalkınma Ajansları’nın bu fonksiyonu, Trakya belediyelerini bir araya getirerek AB’yle “imtiyazlı ilişkiye” geçtikleri yönündeki haberlerle bir kez daha gündeme gelmişti.

Bölgecilik yaygınlaşıyor
AB’nin Bölgesel Kalkınma Ajansları’nın teşvik ettiği “eyaletleşme” ya da “bölgeseleşme” yerelleşmenin bir diğer sonucu olarak nitelenebilir. Yerelleşme sanıldığı gibi yerel yönetimleri halka yakınlaştıran, yerel ilişkileri demokratikleştiren, demokratik katılımı olanaklı kılan bir biçimde işlemiyor. Çoğu durumda yerel yönetimler gerek siyasi, gerekse mali olarak zayıf durumda oldukları için kendilerine çeşitli yönlerden (etnik, dil, refah seviyesi, vb.) yakın gördükleri diğer yerel yönetimlerle bölgesel işbirlikleri geliştiriyorlar. “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nda da yer alan “bölgesel işbirliği” çoğunlukla yerel değerlerin, yerel kimliklerin ülkelerde belirleyici hale gelmesinin önünü açıyor; bölgesel ayrımcılığı ve çekişmeleri derinleştiriyor.

Bu sürecin bir diğer olumsuz etkisi ise, daha fazla vurgulanmaya başlayan yerel ya da bölgesel kimliklerle birlikte vatandaşlığın yerini “dar bölgeciliğin”, cemaatleşmenin ve gericiliğin alması tehlikesi. Böylece toplumsal ilişkiler bir yandan piyasacılık ile kirlenirken diğer yandan cemaatleşmeyle kirleniyor. Piyasacılığın ve cemaatleşmenin birbirini beslediği bir süreç ise doğal olarak demokratikleşmenin önünü açmıyor.

Eşitsizlikler artıyor
Yerelleşmenin ve onun bir ürünü olan bölgeselleşmenin en önemli sakıncalarından biri ise eşitsizliklerin giderek derinleşmesine yol açması. Kaynakları bol olan, gelir yaratabilen, belli bir refah seviyesini tutturabilen yerel birimler ya da bölgelerle ülkenin geri kalanı arasında açılan uçurum hem aynı ülke vatandaşlarının farklı yaşam seviyelerine sahip olmasını meşrulaştırıyor hem de refah seviyesi farklılaşan nüfus grupları arasındaki düşmanlıkları da körüklüyor.

Bugün Avrupa’da bölgesel eşitsizliklerin yarattığı düşmanlığın örneklerini görmek mümkün. Bu örneklerden biri, zengin Kuzey İtalya’nın yoksul Güney’i hor görmesi ve Kuzey’de örgütlenen Kuzey Ligi gibi siyasi oluşumların ülkenin geri kalanının yükünü çekmemek için daha fazla özerklik talep etmeleri. Dil temelli bölgeselleşmenin böldüğü Belçika’da da zengin Flaman bölgesinin daha yoksul Valon bölgesinden gittikçe uzaklaşmasının temelinde dil temelli bölünme kadar, refah seviyesindeki farklılaşmanın da payı var. Nitekim İspanya’nın BASK bölgesinde yaşanan sorunların nedenleri arasında refah seviyesindeki farklılığın önemine dikkat çekiliyor.

Siyaset siyasetsizleştiriliyor
Yerelleşmenin daha fazla demokratikleşme sağlayacağı ve halk katılımını artıracağı tezi de doğruyu yansıtmıyor. Yerelleşmeyle birlikte siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan merkezi iktidarla bağları azalan halkın ülke siyasetine ilgisi de hızla azalıyor. Dar yerel sorunlar ekseninde şekillenen “siyasetin” ülkedeki iktidar mekanizması üzerine baskı yapması, taleplerde bulunması de mümkün olmaktan çıkıyor.

Siyasetin yerel sorunlara hapsolarak “siyasetsizleşmesi” süreciyle birlikte Ankara üzerindeki halk baskısı önemli ölçüde zayıfladığı gibi, yerel yönetimlerin uluslararası bağlantıları nedeniyle ulusüstü mekanizmalar, verdikleri borçlar ve hazırladıkları projelerle halkın günlük yaşamı üzerinde daha fazla etkide bulunma olanağı yakalıyorlar. Öte yandan örneğin AB’nin yerel yönetimler üzerindeki etkisinin artması, Brüksel’de halkın belirleyemeyeceği ya da herhangi bir basınç uygulamayacağı bir yapının halkın günlük yaşamı üzerinde söz söyleyebilmesinin önünü açtığı için de sakıncalı bulunuyor.

(soL-Haber Merkezi)

 


Görüntüleme sayısı: 313 / Yazdır

  Bu yazıya ilk yorumu yazın

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3

 
< Önceki   Sonraki >
SENDİKA KARŞITI İŞVERENE, MÜDÜRE, ŞEFE HAPİS CEZASI !!!

26.09.2004 TARİHİNDEN BERİ YÜRÜRLÜKTE OLAN 5237 NOLU TÜRK CEZA YASASI

İş ve çalışma hürriyetinin ihlâli

MADDE 117. - (1) Cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, iş ve çalışma hürriyetini ihlâl eden kişiye, mağdurun şikâyeti hâlinde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.

(2) Çaresizliğini, kimsesizliğini ve bağlılığını sömürmek suretiyle kişi veya kişileri ücretsiz olarak veya sağladığı hizmet ile açık bir şekilde orantısız düşük bir ücretle çalıştıran veya bu durumda bulunan kişiyi, insan onuru ile bağdaşmayacak çalışma ve konaklama koşullarına tâbi kılan kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis veya yüz günden az olmamak üzere adlî para cezası verilir.

(3) Yukarıdaki fıkrada belirtilen durumlara düşürmek üzere bir kimseyi tedarik veya sevk veya bir yerden diğer bir yere nakleden kişiye de aynı ceza verilir.

(4) Cebir veya tehdit kullanarak, işçiyi veya işverenlerini ücretleri azaltıp çoğaltmaya veya evvelce kabul edilenlerden başka koşullar altında anlaşmalar kabulüne zorlayan ya da bir işin durmasına, sona ermesine veya durmanın devamına neden olan kişiye altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.  

Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi

MADDE 118. - (1) Bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(BU CEZALAR PARA CEZASINA ÇEVRİLEMEZ, TECİL EDİLEMEZ)

Ortak hüküm

MADDE 119. - (1) Eğitim ve öğretimin engellenmesi, kamu kurumu veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi, siyasî hakların kullanılmasının engellenmesi, inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme, konut dokunulmazlığının ihlâli ile iş ve çalışma hürriyetinin ihlâli suçlarının;

a) Silâhla,

b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle,

c) Birden fazla kişi tarafından birlikte,

d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak,

e) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

İşlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

Kişisel verilerin kaydedilmesi

MADDE 135. - (1) Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Kişilerin siyasî, felsefî veya dinî görüşlerine, ırkî kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlâkî eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgileri kişisel veri olarak kaydeden kimse, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme

MADDE 136. - (1) Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Nitelikli hâller

MADDE 137. - (1) Yukarıdaki maddelerde tanımlanan suçların;

a) Kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle,

b) Belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle,

İşlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

İşkence

MADDE 94. - (1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan on iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Eziyet

MADDE 96. - (1) Bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

MADDE 232. - (2) İdaresi altında bulunan veya büyütmek, okutmak, bakmak, muhafaza etmek veya bir meslek veya sanat öğretmekle yükümlü olduğu kişi üzerinde, sahibi bulunduğu terbiye hakkından doğan disiplin yetkisini kötüye kullanan kişiye, bir yıla kadar hapis cezası verilir.

İŞSİZLİKLE MÜCADELE VE HALK DAYANIŞMASI
İŞÇİ - SENDİKALAR
KÖYLÜ - KOOPERATİFLER
DEM.KİTLE-MSLK.ÖRG.
KAVRAMLAR - SÜREÇLER
 
Top! Top!
Transderm Scop