TÜİK işsizliğin azaldığını iddia etti, DİSK-AR gerçek verileri açıkladı: “Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybı!”

TÜİK işsizliğin azaldığını iddia etti, DİSK-AR gerçek verileri açıkladı: “Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybı!”

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Nisan ayı işsizlik verileri açıkladı. Geçen yılın aynı dönemine göre işsizliğin 427 bin kişi azaldığını iddia eden TÜİK, 3 milyon 775 bin kişinin işsiz olduğunu söyledi.


DİSK-AR TÜİK verilerini yalanladı TÜİK, Nisan ayı işsizlik verilerini açıkladı. Geçen yılın aynı dönemine göre, 15 ve daha yukarı yaştaki işsiz sayısının 427 bin kişi azalarak 3 milyon 775 bin kişi olduğunu iddia etti. İşsizlik oranının ise 0,2 puanlık azalış ile yüzde 12,8 seviyesine gerilediğini belirtti. “Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybı!” TÜİK’in verilerinin ardından açıklama yapan DİSK-AR, TÜİK verilerini yalanladı.

Türkiye tarihinin en büyük istihdam kaybının yaşandığını belirten DİSK-AR, pandemi döneminde geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybının 17 milyon 722 bine ulaştığını ifade etti.”Covid-19 nedeniyle eşdeğer istihdam kaybı ve yeni işsiz sayısı 10,7 milyon oldu” dedi. İşsizlik oranı yüzde 52 Revize geniş tanımlı işsizlik ve iş kaybı oranı yüzde 52 olduğunu belirten DİSK-AR, istihdamın 28,2 milyondan 25,6 milyona, işbaşında olanların sayısı 27,5 milyondan 20,4 milyona, haftalık ortalama çalışma süresinin ise 44,6 saatten 39,5 saate düştüğünü açıkladı.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kullanılan eşdeğer tam zamanlı iş kaybı yönetimini kullanarak bu verilere ulaştıklarını belirten DİSK-AR ayrıntılı raporun paylaşılacağını duyurdu.

Kaynak: Sendika.Org
Devamı

500 Yıl Önce 500 Yıl Sonra

Onların isimlerini okul kitaplarından öğrendik. “Yeni Dünya”nın kurucuları olarak bahsediliyordu onlardan. “İlkellere”, “vahşilere” medeniyet götürmüşlerdi çünkü. Yıllarca Batı uygarlığının kahramanları, medeniyetin sembolleri olarak anılıp heykelleri dikilen Kristof Kolomb gibi kâşifler, aslında yerli halkların katili ve köleliğe önayak olan köle tacirleriydi. Egemen sınıfların yöntemi dün de aynıydı bugün de aynı. Tarihi kendileri yazıp kendileri oynuyorlar. Kendi kahramanlarını yaratıp düzenlerini yalanlarla ayakta tutmaya çalışıyorlar. Ancak oyunlarının bir gün bozulacağını hesaba katmıyorlar.

Onların isimlerini okul kitaplarından öğrendik. “Yeni Dünya”nın kurucuları olarak bahsediliyordu onlardan. “İlkellere”, “vahşilere” medeniyet götürmüşlerdi çünkü. Yıllarca Batı uygarlığının kahramanları, medeniyetin sembolleri olarak anılıp heykelleri dikilen Kristof Kolomb gibi kâşifler, aslında yerli halkların katili ve köleliğe önayak olan köle tacirleriydi. Egemen sınıfların yöntemi dün de aynıydı bugün de aynı. Tarihi kendileri yazıp kendileri oynuyorlar. Kendi kahramanlarını yaratıp düzenlerini yalanlarla ayakta tutmaya çalışıyorlar. Ancak oyunlarının bir gün bozulacağını hesaba katmıyorlar.
ABD’de patlayan gösteriler diğer ülkelere de sıçradı ve birçok ülkede emekçiler sokaklara döküldü. O anlı şanlı kâşiflerin heykelleri yıkılıp göl sularına atıldı pek çok ülkede. Bu öfke aynı zamanda işsizliğe, yoksulluğa, baskılara ve adaletsizliğe karşı da büyüyen bir öfkeydi. Aylarca salgın bahanesiyle ekonomik krizin üstü örtülmeye çalışıldı. Krizin faturası işçilere, emekçilere ödetildi. Milyonlarca insan işsiz kaldı. Ama emekçiler üzerinde istenilen korkuyu tam anlamıyla yaratamadılar. Bugün sokaklar korkularını aşmış yan yana yürüyen siyah, beyaz emekçilerin haykırışlarıyla çınlıyor. Bu durum da ortaya koyuyor ki korku duvarları aşıldığında gerçekler apaçık görülebilmeye başlar. Dost kim düşman kim kolayca ayırt edilebilir hale gelir.
Bugünün anlaşılması için tarihten bir örnek verelim. 1503 Haziranında uzun süren yolculuklar ve fırtınalar nedeniyle Kristof Kolomb’un gemileri yıpranmış haldedir. Kolomb mürettebatıyla birlikte Jamaika kıyılarına çıkmak zorunda kalır. Kıyıya vardıklarında yerli halkla karşılaşırlar. Yerli halk onlara dostça yaklaşır ve neredeyse bir sene boyunca onları doyurur, ihtiyaçlarını giderir. Ama Kolomb’un adamları yerli halka çok kötü davranır. Halkın zaten kıt olan yiyecek kaynaklarına ortak oldukları yetmezmiş gibi bir de kavga çıkarır, huzursuzluk yaratırlar. Hatta bazı yerlileri öldürürler. Bunun üzerine yerliler artık bu kafileye yardım etmemeye, yiyecek sağlamamaya karar verir.
Kolomb ve ekibi ne yapsalar yerli kabileleri ikna edemezler. Bunun üzerine Kolomb’un aklına bir fikir gelir. Yolculuğa çıkarken yanına pek çok kitap almıştır. Bu kitaplardan biri 20 sene evvel ölmüş bir matematikçi ve gökbilimciye aittir. Bu bilim adamı çeşitli hesaplamalar yaparak neredeyse 50 yıl boyunca görülecek gök olaylarını yazmıştır ve ayın döngüsünü, tutulmalarını anlatmıştır. Kitaba göre birkaç gün sonra, 29 Şubat 1504’te ay tutulması olacaktır. Kolomb yerlileri tehdit eder. Kendilerine yardım etmezlerse tanrının gazabına uğrayacaklarını, tanrının ayı yok edeceğini söyler.
Yerliler o gece gerçekten de ayın “yok olmaya” başladığını gördüklerinde dehşete kapılırlar. Kabile şefleri toplanır ve Kolomb’a “size yardım etmeye devam edeceğiz, tanrınıza söyleyin bizi bağışlasın” derler. Kolomb yerlilere, onları affetmesi için tanrıya yalvaracağını söyler ve oradan uzaklaşır. Yaklaşık bir saat sonra tutulma bitmek üzereyken gelir ve yerlilere yardım etmeyi sürdürmeleri koşuluyla affedildiklerini söyler. Çok büyük bir tehlike içinde olduklarını zanneden ve korkan yerliler kendileri aç kalma pahasına aylar boyunca Kolomb’u ve ekibini beslemeye devam ederler. Kolomb ve ekibi bu yalanla tehlikeyi atlatır. Yerli halktan insanlar bilmedikleri bir doğa olayı karşısında doğal olarak korkuya kapılmış ve büyük acılar çekmişlerdi. Sayıca fazla olmalarına, güçlü olmalarına rağmen onca kabile bir avuç insana boyun eğmek zorunda kalmıştı. Korku onlara yapmayacakları şeyi yaptırmıştı.
Dün de bugün de egemenler yarattıkları korkularla insanları tesir altına alıp düşünemez hale getirmeye çalışıyorlar. Yalanı gerçek kılığına sokabiliyorlar. Bugün de korku bilinçlenmenin önüne geçiyor ve örgütsüz insanlar haline geliyoruz. Birbirimizden kopuk, kendi gerçekliğimizden kopuk halde yaşarken bunun bedelini çok ağır ödüyoruz. Mesela koronavirüs korkutmacası nedeniyle işsizliğe, ücretsiz izinlere, hayat pahalılığına ses çıkaramaz hale getirilebiliyoruz. Aslında büyük bedeller ödüyoruz. Oysa egemenlerin görme dediklerini görmemiz, unutturmaya çalıştıklarını hatırlamamız gerekiyor. Korkularımızı aşıp kendi gücümüzün farkına vardığımızda işte o zaman günü gelecek bu düzenin sonu da o heykellerin başına gelenlerle aynı olacaktır.

Kaynak: uidder 4 Temmuz 2020
Devamı

Üstünlük Sloganlarına Karşın – Tecelliyatta Tekrar Yoktur


Batı uygarlığı söz konusu olduğunda genellikle “Orta Çağ karanlığı”ndan bahsedilir. Bunda kısmen bir doğruluk payı vardır, ancak aynı zamanda Batı’nın modern değerlerinin, sosyal, siyasi, ekonomik kurumlarının, düzeninin temeli “Orta Çağ karanlığı”nda atılmıştır. Rönesans bir gecede başlamamıştır, bir sürecin sonucudur ve temelleri Orta Çağ’dadır. İlginçtir, Müslüman dünyanın geri kalmışlığının temelleri de aslında bugün “altın çağ” olarak övünülen İslamiyet’in aydınlık Orta Çağ’ında atılmıştır.

Müslüman dünyada felsefe ve bilim alanındaki kayda değer gelişmeler Batı’da dönüşüme önayak olurken yaşadığımız coğrafyada uzun ömürlü olmamış, aynı etkiyi yaratamamıştır. Müslüman dünya bu mirasa hâlâ direnmektedir. Avrupa, süreç içinde onu baskılayan teolojinin boyunduruğundan kurtulurken, Müslüman dünya dini metinlerin dogmatik yorumuna takılıp kalmıştır. 16. yüzyıldan itibaren geleneksel inanış, düşünce tarzı ve bunlardan kaynaklanan uygulamalar, özetle dini tutuculuk ve kültürel gurur hemen her alanda ilerlemeye engel olmuştur.

Türkiye’de -daha geniş çerçevede Müslüman dünyada- “Batı bizi kendine benzetmek istiyor” algısı hâkimdir, uzun zamandır süregelen asılsız bir propagandadır bu. Batı, karşısında modern, sanayileşmiş, şehirli, birey, rasyonel insanlar görmek istemiyor, bilakis, bedeviler topluluğu görmek istiyor. Aksi halde Müslüman dünyayı geri ve zayıf bırakmak, terörize etmek, sömürmek mümkün olmayacaktır. Kısacası bu Batı’nın çıkarına değildir. Öteki olarak bedevilere her zaman ihtiyaç vardır, aksi halde işler arzu edildiği şekilde yürümez. Osmanlı’yla başlayan Cumhuriyetle devam eden modernleşme hareketine muhalefet ve özellikle son dönemde şiddetle teşvik edilen Orta Doğululaşma eğilimi bundan bağımsız değildir.

Ortaya çıkan her yeni durum ya da her farklı aşama farklı bir bakış açısı ve hareket tarzını gerekli kılar, gelişmeye ayak uyduramayan kaçınılmaz olarak kaybedecektir. Savaş alanlarındaki yenilginin nedeni de tam olarak budur. Toprağa dayalı geleneksel düzen ve üretim biçimi, kültür ve toplumsal yapılar modern askeri örgütlenmeyi, gerekli silahların ve savaş tekniklerinin kullanılmasını dahi geciktirmiştir. İtalyan ekonomi tarihçisi Carlo Maria Cipolla, bu konuda Silahlar ve Avrupa Sömürgeciliği adlı eserinde önemli bilgiler vermektedir. Yenilgi ve toprak kaybının sürekli bir hal almasıyla birlikte modernleşme kaçınılmaz olmuştur.

Fransız filozof Auguste Comte, 1853 yılında Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektupta imparatorluğun dağılacağını, bunun zamansal/tarihsel yönetimlerin yaşam alanını kısıtlayan toplum yasasının olağan bir uygulaması ve kaçınılmaz bir çözülme olduğunu, bu nedenle de üzülmemek gerektiğini söyler. Tarihi kaset misali geri sarmak da mümkün değildir, giden geri gelmez, çünkü tecelliyatta tekrar yoktur. Kısacası geriye dönüş çabaları beyhudedir, tarihteki düşüşün sebeplerini doğru tespit etmek yeterli olacaktır. Ancak sürekli tarihi öven tek taraflı yaklaşımlarla bir üstünlük miti yaratılmakta, dini tutuculuk ve kültürel gurur inatla modernleşmenin önüne dikilmektedir. Böylece tarihte ne olup bittiğine dair hiçbir şey anlaşılmadığı gibi, insanlar kendilerini kandırmanın ötesine geçememektedirler. İçi boş sloganlar hep bu tek taraflı yaklaşım ve “okumalar”dan doğmaktadır. Bütün bu içi boş üstünlük sloganlarına karşın Türkiye -daha genel çerçevede Müslüman dünya- bugün üreten değil alıcı-kullanan durumundadır.

Felsefe, buluşlar/icatlar, bilimsel metot ve bilgi, sosyal ve siyasi dönüşümler birbirleriyle yakın ilişki içerisindedirler. Taştan aletlerin yapıldığı zamanlardan insanoğlunun her işini bilgisayarla gördüğü günümüze uzanan uzun bir sürece rağmen bugün hâlâ geçmişe dönmeyi arzu eden arkaik zihin, hemen her işin dini buyruklar çerçevesinde yürütüldüğü dönemin kapandığını kavramaktan uzaktır. Akıl Çağı olarak da adlandırılan Aydınlanma ile birlikte işlerin düzenlenmesi ve sorunların çözümü noktasında dinin yerini akıl almıştır. Ancak bir noktanın altını çizmek gerekir ki insanlık ileri bir aşamaya geçerken bu her coğrafyada aynı anda ve topluca gerçekleşmemekte, her ulus buna iştirak etmemekte, bazı uluslar ilerlemeye direnmekte ya da gelişmeye ayak uydurmakta zorlanmakta, gecikmekte ve bu da onların uygarlığın gerisinde yahut dışında kalmalarına yol açmaktadır.

Bilimsel ve teknik gelişme, ulusların, doğanın ve diğer ulusların onlar için yarattığı tehlike ve problemlere verdiği cevaptır. Bu cevabın verilebilmesi için düşünce ve hareket tarzının değişmesi, buna bağlı olarak gerekli (modern) kurumların ihdas edilmesi gerekir. Nakle dayalı bilgi sistemiyle dünyayı açıklamak, doğadaki zıt güçleri hâkimiyet altına almak, diğer ulusların yarattığı tehlike ve problemlere cevap vermek, 18. yüzyıl öncesi geleneksel toplumun sosyal, siyasi, ekonomik mekanizmalarıyla sorun çözmek mümkün değildir. Bilgi, teknoloji ve bunları geliştirmek için yöntem transferi, dünya görüşünde köklü bir değişimi, buna bağlı olarak bir benzeşmeyi de beraberinde getirmek zorundadır ve bu da dini-kültürel tutuculuğun, geleneksel sosyo-kültürel dinamiklerin muhalefetini kaldırmaz.

Gelinen noktada inancı aşmak gerekmektedir, zira inanç, varlığın, doğanın, insanın, hayatın, toplumun, tarihin vs. tek bir kategoride, tek yanlı algılanmasına neden olmaktadır. Tartışmaya kapalı olduğu, tek hakikatin kendisi olduğunu öne sürerek anti-tezi kesinlikle dikkate almadığı için senteze imkân tanımaz. Bu da biraz önce sayılanların kavranmasını imkânsız hale getirdiği gibi, geri kalma, yanı sıra sürekli bir kavga ve huzursuzluk sebebidir. Asırladır hâkim olan ve ilerlemeye muhalefet eden bu anlayış yüzünden Müslüman dünya kafasını bir türlü kaldıramamıştır. Aynı zihniyet, her şeyin dinde var olduğu, günümüz dünyasında her işin “İslami yollar” ile halledilebileceği iddiasıyla ilerlemenin önüne set çekmekte, aradaki farkın daha da açılmasına neden olarak durumu iyice kötüleştirmektedir.

Her ne kadar dini çevreler tarafından kadim değerler öne sürülmek suretiyle bunları güçlü bir biçimde vazeden bir üst anlatı olarak dine vurgu yapılsa da, günümüz dünyasında din, üst anlatı olarak etkisini önemli ölçüde yitirmeye başlamış, geleneksel ve siyasi-ideolojik dindarlığın romantik özlemleri de hızla inişe geçmiştir. Kaldı ki adalet, iyilik, doğruluk gibi kadim değerler ilk kez vahye dayalı dinlerle birlikte ortaya çıkmış ya da bilinir olmuş değildir. Ancak her şeye rağmen din, modern dünyada hayatı anlamlı kılabilir, kişisel maneviyat ve ahlak düsturu olarak işlevini yerine getirebilir.

Yaşanan gelişmeler bize uygarlığın gerisinde ya da dışında kalan ulusların daha büyük acılar çekeceğini, hatta geleceğin dünyasında kendilerine yer bulamayacaklarını göstermektedir. Nitekim 15. yüzyılın sonlarından itibaren birçok insan topluluğunun, farklı coğrafyalardaki birçok ulusun Batı uygarlığı karşısında düştüğü durum da budur.


Atilla Fikri Ergun 29.06.2020


Devamı

POLİS HAKİKATEN HER ZAMAN EMİR KULU MUDUR?



Hepsi esasında 657'lidir. Ama "üniformalılar" dışındaki 657'liler zırt pırt "n'apalım biz emir kuluyuz" demez. Kim, hangi 657'li der en çok "ben emir kuluyum"?



Polis...



Niye? Yargısız infaz yapar, işkence eder, pata küte adam döver, gaz sıkar. Öldürür... Niye yaptın, bunların hepsi meşru mu" dendiğinde de bu pis lafı söyler. Çünkü en başta "kül" olduğunu kabul etmektedir. Bu Osmanlı'nın deyimidir, Cumhuriyet'in değil. Kul olmayı kabul etmek günümüzde artık ayıp olmalı.



Benim asıl merak ettiğim ise şu... POLİS HAKİKATEN, HER ZAMAN EMİR KULUMUdur?



1 - Soysuz Soylu "Baro başkanlarının Ankara'ya girmesini önleyin" dedi. Tamam. Bu bir emir... Peki Soysuz Soylu "çay içmelerini de, çiş yapmalarını da engelleyin, çiş yapmaları için buyur eden kahvehane sahibine 12 bin lira ceza kesin" emri de verdi mi idi?



Bu vahşetin ne kadarı Soylu'nun ne kadarı bizatihi tek tek polisin takdiri? Eminim ki önemli bir kısmı bizatihi şefiyle memuruyla polisin taktiri...



Çünkü...



Poposu sıkıştıkça "ben emir kuluyum" diyip kulluğu kabul eden polis...



Mesela iktidarda CHP veya daha da solda bir parti olsaydı ve mesela Diyanet İşlerinin bütçesini yüzde 75 oranında kıssaydı ve mesela kadrolu imamlar ve onların tarikat destekçileri de Türkiye'nin her yerinden yürüyüp Ankara sınırına geldiğinde CHP "durdurun, girmesinler" talimatı verseydi, aynı polis yine "EMİR KULU" olur muydu, olacak mıydı? Bu polis "üniversite harçları kaldırılsın" diye sokağa dökülen çocuklara takındığı tavrı, İstanbul'da Cuma namazı çıkışında İslam'a aykırı diye "Demokrasi istemiyoruz"pankartı açan faşist İslamcı militanlara takınıp pata küte girişir miydi?



Böyle bir emir verilmediği için değil, kendisi de İslamcı faşiste kıyamadığı için girişemezdi.



Hayır!!!... Polis, olsa olsa canı istediği, kendi kafası, mantığı da onayladığı için emir kulu olur. Emir verilmeseydi yapamazdı. Ama emir, "körün istediği bir göz, allah verdi iki göz" dür.



Amerika'da o zenci "George Floyd"u öldürmesi için o polise emir mi verilmişti? Kim vermişti?



Hayır o polisin kendisi zencilerden nefret ediyordu. Özel emir verilmesini bile beklemedi, genel olarak sosyal ve devlet kültürüne hakim, kendisinin de benimsediği kanaati, önceden verilmiş bir izin (icazet) kabul edip rahatça yaptı.



Kendisini yediği haltler nedeniyle sorgulandığı zaman "ben emir kuluyum" diye mızmızlanan polis emir kulu filan değil... Verilen emir, kendisinin de yapmak istediğini söylediği için memnuniyetle uygulamıştır, o kadar. Ötesi, şeyini şey ettiğimin ayağıdır.


Ali Tartanoğlu


Devamı

KIVILCIMLI'DAN FREUD DEĞERLENDİRMESİ


Kıvılcımlı'nın bilinmeyen ya da az bilinen yönlerini, eserlerini, yazılarını paylaşmaya devam ediyorum. Arkadaşlarımdan da paylaşarak yayılmasına destek olmalarını rica ediyorum.

SİGMUND FREUD



İnsan toplumunun ilkel komün çekirdeği, şüphesiz ki insanın hayvanlar aleminden ayrılışıyla olmuştu. Freud'un zekası, klinik psikolojiden, doğa bilimleri metafiziğinden biraz olsun kurtulunca ister istemez göze çarpar bir parlama yapmıştı. Yaşadığı cinsel baskılar ve hastalıklardaki yansımalarının temelli bir realite olduğunu kavrayınca, antropolojiye ve arkeolojiye, yani cinsel yasakların ilk köklerine uzanmak araştırmacılığını gösterdi. Ne var ki, sonuca pek kolay ulaşma yüzeyselliğiyle dopdolu metafizik burjuva yaşamına ve mantığına kurban oldu. Darwin-R.Smith Frazer- Atkinson'dan ekletize ettiği aforizmalar ile, insan toplumunun doğuşunu açıklamak cehaletine düştü. 1913'te ünlü "Totem ve Tabu" çalışması olumsuz eleştiriler almasına karşın, parlak etkiler yarattı. Bu, o dönemin de konu hakkındaki yetersiz aşamasını yansıtan kanıtı olurken; birbiri peşi sıra akraba silsileleri gibi birbirlerini etkileyen uzman dar kafalılığın daha en verimli açılımlarını yaptığı bir zamanda bile, Morgan-Engels gibi hayatını düşüncesine vakfetmenin değerini ortaya koydu.(Komün Gücü, s. 20)

S. FREUD: PSİKANALİZ-BENLİK-KİŞİ-DİN

1895'te antropoloji-tarih öncesi bilimi- dışında "benlik" olgusunun şuur şuuraltı örgütlenişini aydınlattı. Her düşünür gibi komünün cazibesinden uzak kalamazdı. Çünkü yaşanan modern toplum olsa da, modern toplumdaki her eleman da komünden çıkıp gelen elemanların başkalaşmış yeni biçimleriydiler.

Freud bunu sadece sezdi fakat hiçbir zaman bilincine ulaşamadı. Oysa, psikanaliz ile kişi elemanını yakalarken, önemli bir keşfe ayak basmıştı: Benliği aydınlatan enkonsiyon-konsiyon tezadını ortaya koydu. Bir kez şuuraltından asılınca, insanın derinliklerine inmek zarureti arkasından kovalayıp geliyordu.

Freud yine pratik deneyleri ile cinsel yasakların baskılanmış biçimlerini modern toplumda tespit etti. Bu iki modern biçimlere girmiş kişi ve cinsel baskı elemanı, Freud'u ister istemez komün bilimine (antropolojiye-arkeolojiyemitolojiye ilh...) yöneltti. Ancak hemen hiçbir ilerleme gösteremedi. Kişiyi toplumdan, cinsel yasakları toplumcul gidişten koparmaktan (metafizikleştirmekten) kurtulamadı.

Onca birikmiş, 1847-1913 (60 yıllık), tarih öncesi bilimlerinden hiçbir sentez çıkaramadı. Totem ve tabu elemanlarını, Babahan-Anahan elemanlarını birbirine karıştırıp kişinin psikozlarıyla aynı kefeye koymaya kalkıştı.
Totem vahşi komünlerin, tabu barbarlığın işiydi. Anahanlık babahanlıktan önce; babahanlık çoban-sürü ekonomisiyle gelmişti. Kişinin psikoz ve nevrozları bu elemanlarla ilişkiliydi. Ancak, modern toplumlarla başkalaşan elemanlar, başkalaşan kişi elemanını, toplumsal yasaklarla da dinamitleşen cinsel yasaklarla bütünleşerek, süblimasyon [ululaştırma] kanallarının çıkış yolu bulamadığı yer ve zamanda nevroz ve psikozlara yol açıyordu. Tarihsel prose içinde değişim gösteren elemanlar her toplumda başka başka çeşitlemeler gösterirlerken, nevroz ve psikozların eğilim ve dozları da değişir.

Kişi toplumcul gelişmelerden koparılamayacağı gibi, elemanları da koparılamaz. Çünkü onlar tümlük içinde toplumcul kanunlara uyarak akarlar. Freud, komündeki kişi elemanının, modern toplumda başkalaşmış halinin ne anlama geldiğini bilmeden gözlere batırmıştı. Bu önemliydi. Çünkü komünde kişi ve toplumun gücü diyalektik güreş halinde komün gücünü oluşturuyordu.

Fakat son duruşmada komünün temel gücü, kişinin bile farkında olamayacağı büyük ölçeklerde kişi üzerinde tecelli ediyordu. Nasıl? Toplumcul kanunlar dolayısıyla. Toplumu oluşturan, tek tek kişi elemanlarının kopmaz bütünlüğüydü. Kişinin gücü ise, beyinli oluşuyla kaim oluyordu. Freud bu bakışla değerli bir elemanı yakalamıştı. Bunu sezdi ama asla anlayamadı.

"Totem und Tabu" eseri büyük sükse yapmasına rağmen, antropolojiye psikanaliz tartışmalarını getirmekten başka bir katkısı olamadı. Cinsel yasakların icadını, kişinin fantasmografik çalkantılarından daha gerçek dışı bir fantasizm ile "icad" etme yolunu tutarken, insan toplumunun gelişim kanunları ve biçimleri hakkındaki cehaletin ölümsüz örneğini verdi. Diğer uzmanların ondan farkı, sadece kişi gibi bir elemanın yol gösterdiği psikanalize bulaşmamış olmalarının verdiği dar görüşlülük idi. Yoksa hepsi benzer cehalet ve ön yargılarla olmadık tezleri şişirmeye hazır sorumsuzluk (megalomani) içindeydiler.

Kişi elemanı, kişinin ruhu ve toplum dolayısıyla kişinin ruhundan yansıyan "kutsal ruh" elemanı; üreyim aksiyonu tabanından filizlenen animizm ve cinsel yasaklar ve kan teşkilatlarıyla bir bütündü ve komünün (toplumun) kanuncul gidişinden fışkırıyorlardı. Canlı organizmalara paralel fakat farklı bir uyum geliştirme sürecine giren komün, "kişi" elemanını da hayvandan apayrı "ruh" gelişimli bir zenginliğe ulaştırıyordu. Freud ne tarih öncesini, ne doğal seleksiyon tabanıyla olan diyalektiğini ve gelişen elemanlarıyla komünü-kişiyi anlamak durumunda ve çabasında değildi.
(Komün Gücü, s.45-46-47)


Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Hazırlayan: Ahmet Kale


Devamı

BİR KORONA NOTU DAHA...

Çin'in nüfusu, malum, 1.5 milyar. Hastalanan sayısı 83 bin, hadi diyelim 100 bin. Ölen hasta sayısı 5.000...



Güney Kore... Neredeyse tüm nüfusuna test yapmış, Çin'den daha, hatta çok dahabaşarılı. G. Kore belki komünist değil, ama Batı'nın istediği ölçüde kapitalist de değil... Dünya korona istatistiklerinde neredeyse adı bile geçmiyor. Kuzey Kore'nin de adı geçmiyor, ama ona çok sert ve her anlamda dış dünyaya alabildiğine "kapalı" bir rejim diye bakıp kınıyor, ayıplıyoruz. Korona istatistiklerinde adının geçmemesinin bir ve belki asıl nedeni bu "kapalı"lık olmasın!!! Çin o kadar kapalı değildi. Ama ancak kapanarak salgını kontrol edebildi. Sözde açık rejimlerin hali pürmelalini ise şöyle açıklayalım:




Başta ABD ve AB olmak üzere silah ve iletişim sanayiindeki üstünlüklerindan hareketle bütün dünyaya demokrasi, insan hakları, özgürlük vb. konusunda durmadan ukalalık eden bu ülkeler, korona sayesinde görüldü ki en yüksek, en birinci insan hakkı olan sağlık ve yaşama hakkı konusunda yerlerde sürünüyormuş. Yaşamıyorsa = ölmüşse bilgisayar sahibi olmasının veya ana dilinde eğitimin ne önemi varmış, korona gösterdi.




1,5 milyar nüfusuna karşılık 83 bin hasta ve 5000 ölümle vaziyeti bir miktar kurtarabilen Çin'in karşısında, onun beşte biri kadar nüfusa sahip Amerika'da hastalanan sayısı resmi rakamlara göre 2 milyon...


Ali Tartanoğlu

Devamı

Stalingrad Direnişi & Barmaley Çeşmesi – Kutay Meriç

Çocukların Dansı ya da halk arasında bilinen adıyla Barmaley Çeşmesi, Evzerikhin’in efsaneleşmiş fotoğrafı ile Stalingrad direnişinin dünya çapında önemli simgelerinden biri haline dönüştü. Evzerikhin’in bu fotoğrafıyla efsaneleşen çeşmenin görüntüleri, daha sonraları da şiddet, yıkım, vahşet, faşizmin kötülüğü ve direnişle özdeşleşerek birçok film ve sanat eserinde kullanıldı


2. Dünya Savaşı’nın en bilinen ve önemli cephesi Stalingrad, iki milyon kişinin ölümüne yol açan ve tek bir cephede meydana gelen en büyük insan kaybının olduğu savaşla tarihe geçmiştir.

Stalingrad Savaşı’ndan sonra Alman faşizminin yenilgisine kadar birçok önemli savaş ve cephe olmuştur ancak Stalingrad, Hitler ordularının yenilmezlik mitine indirilen ilk ve en büyük darbedir.

23 Ağustos 1942’de başlayıp 2 Şubat 1943’te Kızıl Ordu’nun zaferi ile biten kent savunmasında Dzerjinski Traktör Fabrikası, Kızıl Ekim Metal Fabrikası, Kızıl Barikat Makina Fabrikası, Demiryolu İstasyonu, Pavlov’un Evi ve Mamayev Kurgan tepesinde süren direnişler savaşın önemli simgelerini oluşturmuştur.

Muhteşem Stalingrad direnişinin sembol görüntüsü ise Barmaley Çeşmesi’nin fotoğrafıdır. 2. Dünya Savaşı’nın ikonik fotoğraflarından birine dönüşmüş olan, yanmış ve hasar görmüş çeşme heykelinin fotoğrafı, Sovyet gazeteci ve fotoğrafçı Emanuel Noevich Evzerikhin tarafından, Stalingrad’a Alman saldırısının başladığı 23 Ağustos 1942’de, Luftwaffe (Alman Hava Kuvvetleri) saldırısından sonra çekilmiş. Arka planda yanan Stalingrad tren istasyonu görünmektedir. Bombardımana rağmen ayakta hala dans eden çocuklar faşist orduların sonunu müjdeler gibidir.

Çocukların Dansı ya da halk arasında bilinen adıyla Barmaley Çeşmesi, Evzerikhin’in efsaneleşmiş fotoğrafı ile Stalingrad direnişinin dünya çapında önemli simgelerinden biri haline dönüştü.

Sovyet devlet haber ajansı TASS muhabiriyken askeri fotoğrafçı ihtiyacı nedeniyle cepheye çağrılan Evzerikhin’in bu fotoğrafıyla efsaneleşen çeşmenin görüntüleri, daha sonraları da şiddet, yıkım, vahşet, faşizmin kötülüğü ve direnişle özdeşleşerek birçok film ve sanat eserinde kullanıldı.

Çeşmenin ilham veren hikayesi

1930’larda Sovyet heykeltıraş Romuald Lodko tarafından Privokzalnaya Meydanı’na yapılan çeşme, bir timsah etrafında çember şeklinde el ele dans eden altı çocuk ve etraflarında, ağızlarından su fışkıran sekiz kurbağanın olduğu bir kompozisyona sahipti.

Heykelin orijinal ismi “Detskiy Khorovod”, yani Çocukların Dansı. Rus halk dansının en eski ve yaygın türlerinden biri olan “Horovod” (halay) serçe parmaklardan tutularak oynanıyor. Oyunun kökeni güneş tanrısı Yarily’e tapan Slav’ların pagan ritüellerinden geliyor.

Heykelin gayri resmi, halk arasındaki adı ise Barmaley Çeşmesi. Bu isim Kornei Chukovsky’nin “Barmaley” (1924) masalından geliyor. Çeşmenin mimarı olan Lodko, ilhamını bu masaldan alıyor. Benzer heykel ve havuzlar ülkenin başkaca kentlerine de yapılıyor. Lodko, Sovyetler Heykeltıraşlar Birliği Başkanlığı ve Sovyetler Ressam ve Heykeltıraşlar Moskova Bölge Birliği başkanlığı yapmış bir kişi olarak öne çıkıyor.


Haydut Barmaley

Chukovsky, ressam Mstislav Dobuzhinsky ile birlikte gezerken, St.Petesburg’taki Barmaleeva Caddesi’nin adının nereden geldiği üzerine tartışırlar. Chukovsky dilbilimsel açıklama getirmeye çalışsa da Dobuzhinsky’nin aklına yatmaz ve elindeki kağıda bir şeyler çizer ve “Barmaleeva işte bu” der. Çizdiği korkunç bir soyguncu karakteridir. Kötü adam Barmaley karakteri böyle doğar.

Chukovsky, Dobuzhinsky’nin tavsiyesi üzerine bir masal yazar; elbette onun çizimleriyle. Masalda timsah, iyiliksever veteriner Dr. Aybolit’in isteği üzerine yakalanan kötü adam Barmaley’i yutuyor. Tövbe eden haydut, daha sonra çocukların (Tanya ve Vanya) isteği üzerine serbest bırakılıyor.

(İlginç bir not: Lenin’in eşi ve dönemin Eğitim Halk Komiser (bakanlık) yardımcısı Nadezhda Krupskaya tarafından masalları “burjuva pisliği” olarak eleştirilen Chukovsky gözden düşüyor.)

Yönetmenliğini Jean-Jacques Annaud’un yaptığı Kapıdaki Düşman (Enemy At The Gates) filminde, Stalingrad savunması sırasında Sovyet keskin nişancı Vasili Zaitsev ile ordu gazetecisi Komiser Danilov’un karşılaştıkları yeri hatırlar mısınız? Kızıl Ordu’nun karşı saldırısı başarısızlığa uğramıştır. Vasili ve Danilov, yanmış yıkılmış cesetlerle dolu çeşmenin havuzunun içinde karşılaşırlar. Ve bütün bir direnişe moral veren Vasili efsanesi başlar.

Yönetmenliğini James McTeigue’nin yaptığı V for Vendetta filminde; V ile dedektif Finch’in buluştuğu sahnede, diktatörün egemenliğini sağlamak ve halk içinde terör yaratmak amacıyla yaydığı virüsün öldürdüğü St. Mary’s ilkokulunun çocukları anısına yapılmış anıt olarak karşımıza çıkıyor Çocukların Dansı heykeli.

Yönetmen Fedor Bondarchuk’un Stalingrad filmindeyse (2013) Stalingrad direnişinin önemli olaylarından çavuş Yakov Pavlov ve komutasındaki 23 askerin iki ay süren “Pavlov’un Evi” direnişinden esinlenilir ve bu evin baktığı meydanda karşımıza Çocukların Dansı heykeli çıkar. Filmin son sahnelerinde Alman tankları, çeşmenin yanına konuşlanarak direnişçilerin bulunduğu binayı bombalar.

Barmaley Çeşmesi başka bir filmde, Stanley Kubrick’in yönetmenliğini yaptığı Otomatik Portakal’da da (A Clockwork Orange-1971) yer alıyor. Üzerinde şiddet eğilimlerinden arındırma deneyi yapılan Alex’e izlettirilen, Evzerikhin’e ait ve arka planda yanan istasyon binasının olduğu kısa video görüntüsünde karşımıza çıkıyor.

Amerikalı dansçı ve kareograf Edith Segal, Evzerikhin’in çektiği fotoğrafı görür ve hazırladığı Sihirli Çeşme (The Magic Fountain) adlı 3 bölümlük dans kareografisini New York’ta bulunan ünlü konser salonu Carnegie Hall’de, 1943 yılında sergiler. Kareografinin birinci bölümü çeşmenin yapılışını, ikinci bölümü Alman saldırısında yıkılışını, üçüncü bölüm ise Sovyetler tarafından yeniden inşa edilişini anlatır. Edith Segal, dans performanslarını sosyal ve politik hedeflere ulaşmak için kullanan ilk aktivistlerden biriydi. Dansın işçi sınıfının mücadelesinde eğitim aracı olarak kullanılmasını savunuyordu. Segal aynı zamanda işçilerin kendilerini de performanslarının oyuncuları olarak kullandı. Segal, komünizm sempatizanı olduğu gerekçesiyle 1950’li yıllarda soruşturmaya uğradı.

Orijinal çeşme savaşta büyük hasar görmüş ve 1950’lerde kaldırılmış. 2013 yılında heykeltıraş Alexander Nikolaevich Burganov tarafından yeniden yapılmış ve kentin yeni adı olan Volgagrad Merkez Tren İstasyonu’na yerleştirilmiş. Stalingrad’a Alman saldırısının yıldönümü olan 23 Ağustos’ta, bir törenle Putin tarafından açılmış. Ancak Barmaley Çeşmesi, 70 yıl sonra yine bir vahşete tanıklık etti. Açılışından sadece birkaç ay sonra cihatçı teröristler tarafından bombalanan istasyon binasında çok sayıda insan ölmüş ve yaralanmıştı.

Çeşmenin bir diğer replikası ise baba-oğul, Pavel-İlya Mishanin tarafından yapılıp Gergartd Değirmeni (Stalingrad Muharebe Müzesi) yanına yerleştirildi.

Kutay Meriç - sendika.org | Tüm yazıları için tıklayınız

Devamı
Kıdem Tazminatıma Dokunma