Vatan Postası yayın hayatını 01.08.2020 tarhi itibari ile sonlandırıyoruz. Vatan Postası arşivlerini okumaya devam edebilirsiniz.
Kıdem Tazminatıma Dokunma

Temmuz 26, 2020

“DARWİN: “DOĞAL SELEKSİYON” TABANI

Kıvılcımlı'nın Freud hakkındaki gözlem ve eleştirilerini Komün Gücü eserinden alarak daha önce paylaşmıştım. Bugün de yine aynı eserden Darwin hakkındaki değerlendirme ve eleştirilerini paylaşıyorum. Eserinin konusu gereği kitapta Darwin'e çok fazla değiniliyor. Ben birkaç başlık seçtim. Komün Gücü eseri okunduğunda çok önemli başka değerlendirmelerin de olduğu görülecektir. Bu gönderimin de Kıvılcımlı'nın görüşlerinin daha çok yayılması için paylaşılması ricasıyla.

“DARWİN: “DOĞAL SELEKSİYON” TABANI

Charles Robert Darwin, Cambridge’te okudu. Çok genç yaşta doğa bilimlerine eğilim duydu. 22 yaşında çıktığı dünya gezisinde derlediği-gördüğü bilgiler onu konusunda yetkinleştirdi ve mümin kafasını materyalizm yanından zenginleştirdi. 30 yıl boyunca, üzerinde durduğu, “Doğal seleksiyon yoluyla türlerin orijini” konusunu 1859’da yayınladığında, organik dünyanın (canlıların) evrimi teorisini kurmuş oluyordu: Canlılar istihale: başkalaşma yolundan kalıtımsal özellikler kazanarak, doğaya uyum yapıyorlardı; doğa şartı canlının organlarında ister istemez görevcil değişiklikler yaptıkça, zamanla canlıların bu uyum çabaları, organ hücrelerini fizyolojik değişime uğratıyor ve bu tür baskılar, tohumcul hücreler yanından yeni kuşaklarda irsiyet kazanıyordu. Canlı varlıklar, bu şekilde pasif yoldan uyum gösterirken, türlerin evrimi gerçekleşiyordu. Bu DOĞAL SELEKSİYON dediği AYIKLANMA yoludur. Uyum yapabilenler, hayatta kalabilirler.

İnsan da bir canlıdır. Fakat insan, toplumcul bir varlıktır. Toplum dolayısıyla uyum yapar. Bu toplum dolaylılığı, hayvandan büyük bir ayırt getirir. İnsanın toplum dolayısıyla uyumu demek ayrı kanunlarla (kendine has, orijinal) evrim halkası demektir. Bu AKTİF UYUM, insanın öteki canlılar gibi tür başkalaşımını yaratır.
Bu besbelli olan ayırtı, Darwin, kendi buluş kalıplarından sıyrılamayarak, kabaca da olsa, fark etmemekte adeta direnmiştir. Çünkü insan da bir canlı olduğuna göre, aynı kanunlara uyarak, maymun atalardan intikal etmiştir [geçiş yapmıştır]. O halde insani yeteneklerle maymun veya yüksek memeli canlıların zihinsel yeteneklerini birbirleri üzerine oturtmak suretiyle insan toplumunun evrimini aynı doğal seleksiyon kanunlarıyla açıklamak mümkün görünür.

Darwin, gelişen toplumcul devrimlere, toplumcul teorilere, Marks-Engels, Morgan’ın teorilerine rağmen; ölünceye dek bu düz mantığını-kendi kalıplarını insan toplumuna uydurma skolâstisizminde direnmiştir.

1871’de yayınladığı “İnsan Soyu”, insan toplumunun atalarının insansı maymunlar olduğu tezini aştığı yerlerde bol bol bu skolâstik direnişini yansıtır. Bu irice yanlışlık, inanılmaz bir skolâstisizmle bütün doğa bilimcilerine yansımış ve günümüze dek, en küçük bir aşılma belirtisi göstermeksizin, gelmiştir. Demek hazır yollar dışına çıkabilecek diyalektik beyinler yok denecek kadar ender yetişmektedir.

Darwin’in eserleri, konumuz açısından doğru ve asla yıkılamayacak olan sağlam bir tabanı ortaya koyar: İnsan türünün de temeli doğadır ve canlıların en yükseği olan insanımsı maymunlardır. Toplumcul başkalaşım ve animizm oradan başkalaşarak gelir. Yeri geldiğinde göreceğiz; bu toplumcul oluşum, bambaşka kanunları içerecektir.

Darwin’in büyük yanılgısı, kendi keşfinin gücü içindedir. Keşfine kendisini fazla kaptırmıştır. İnsan beyni böyledir. Seferber olduğu kanunlarla dolup taştıkça, başka sentezlere açılması zorlaşır. Demek hayatı bir bütün olarak ele almak zenginliğini beyinde taşımak ve yaşatıp geliştirmek tek çaredir. Bu determinizm ile yürüyecektir elbet ama kişinin gücünü neden yabana atmalı? Determinizmin bir ucu toplumcul güç ise, diğer ucu kişicil güçtür. Darwin’in determinizmi, toplumcul ve kişicil gücün doğa biliminden yana fazlaca işletilmesinden derleşiktir. Bu güç, keşfinin temeli olduğu kadar, toplum biliminden yana yoksulluğunun da temeli olur.

Tezinin önemini kavrar :
“…benim, Türlerin Orijini adlı yapıtımın doğal seleksiyon ya da en iyi uyum gösterenlerin yaşaması prensibinin etkisine belki de fazla önem verdiğimi teslim etmeliyim.”
Ama insan toplumunda, “Sosyalite”nin derin anlamlarını çözemez. Hep hayvanla insanı, kişi ile kişiyi karşılaştırır ve “toplum” “sosyal” oluş gerçekliğini atlar.
Hemen “İnsan Türü” kitabının tamamını şu görüşün ispatına ayırır:
“İnsan ile yukarı memeli hayvanlar arasında zekâ yetenekleri bakımından esasta hiçbir fark bulunmadığını göstereceğim.”

Farkları yakalamışken; üzerine gidip, bambaşka kanunlar karşısında bulunduğunu anlayıp geri çekileceğine ve yepyeni çalışmalarla görüşünü zenginleştireceğine, çok kolay bir yolu seçer. Elindeki canlılarla ilgili malzemeleri, insan toplumu biçimleriyle değil, birey olarak insan ile karşılaştırır.

Birey olarak insan, toplumdan ayrı bir varlık olamayacağının bile ayırtına varamadığı için, ele aldığı örnekler de, bu toplum dolayısıyla aktif uyumun derinliklerini sezmekten uzak düşer.

İlkel bir insanın, modern bir insan kalitesine süratle yükselebileceğini “şaşırarak” görmesinin sınırlarını, yukarı memelilerin de pekala “gelişme yoluyla” insan olabileceği fikrini ispata kalkar. “Gelişme” hangi kanunlarla olur? Doğal seleksiyon ile. Ne fark etti? Hiçbir şey.
Animizm için o belgelerden yararlanırken göreceğiz. (KOMÜN GÜCÜ)

“DARWİNİZM-ANİMİZM VE KUTSALLAŞTIRMA

Kutsallaştırma Prosesi’nin başlayabilmesi için; öncelikle, kutsallaştırabilecek insan beyninin şuur-altşuur biçiminde örgütlenebilmiş olması gerekirdi. Bu, Darwin’in sandığı kadar kolay olmamıştır. Tylor, Freud, Lubbock ve Spencer’in de prose ile ilgilenmeksizin, modern kişiden esinlenerek “rüya”lardan doğup gelişmemiştir. Gördüğümüz gibi, toplumcul kanunları gerekli kılmıştır.
Hayvan ile insan sınırı, en az iki milyon yılda Antropoid üreyim sisteminin insanlaşması yolundan aşılabilmiştir. İlk aletlerin kullanımından, en ilk hiçbir kural-yasak tanımayan komünün doğumuna kadar geçen süre; yani Austrolopitekus’lardan Pitekantrop’a kadar geçen süre, antropolojide kabul gören bir zaman ile; iki milyon yıldan aşağı değildir. Ve bu süre, yeni ölçümlerde 1924’ten beri sürekli azalmamakta, artmaktadır.

Bu süre içerisinde antropoid beyni 6-7 endeks kadarlık bir sıçrama yapmıştır.
Bu sıçrama, sadece basit alet kullanımıyla değil, aleti de içine alan üreyimin insanlaşması sistemiyle kazanılmıştır.
Atlanan ve anlaşılamayan birinci basamak budur. O birinci basamak olmasaydı, insan ruhu veya Siklus temeli kazanılamazdı. Birinci basamak atlanınca, ikinci basamak: Siklus temeli ve sonra gelen kutsallaştırma (totem) basamakları hiç anlaşılamadı.

Darwin, o iki milyon yılda edinilmiş insana geçiş basamağını görmeden, insanı kolayca hayvan içgüdülerine bağlama eğilimini ciddi ciddi öne sürdü:

1- “Bizim en yüksek yeteneklerimizin bu acıklı dolaylı sonuçları, hayvanlardaki içgüdülerin bilinen yanlışları ile aynı paralele konulmalıdır.”

2- “Vahşilerin, doğadaki eşya ve kuvvetlerin, canlı ya da bir ruh olarak yaşamış olduklarına inanma eğilimi (animizm) belki benim bir kere gözlemlediğim küçük bir olayla tasvir edilebilir:
İyi gelişmiş ve çok dikkatli bir hayvan olan köpeğim, sıcak ve sessiz bir günde çayırda yatıyordu. Kendisinden pek uzakta olmayan bir yerde, açık bir güneş şemsiyesi hafif rüzgarla ara sıra sallanmakta idi. Altında birisi oturmuş olsa, hayvan buna belki de hiç dikkat etmeyecekti. Ama şemsiye ne zaman hafifçe hareket etse, köpek sinirli bir şekilde hırlayıp havlıyordu. Sanıyorum ki hayvan çabucak ve bilinçsiz olarak, hareketin, gözükmeyen herhangi bir yabancı canlı bir nesnenin yüzünden olduğunu ve hiçbir yabancının kendi sahasına girmeye hakkı olmadığını düşünmüş olmalıdır.”

3- “Ruh kuvvetlerine inanma, kolaylıkla, bir yolda birkaç tanrının var olabileceği inancına dönüşebilir. Çünkü vahşiler, pek tabii olarak, ruhlarda da aynı üzüntülerin, intikam arzusunun, aynı basit haklılık fikrinin ve kendilerinde gördükleri bütün eğilimlerin varlığını kabul edeceklerdir.”

4- “Mc Lennan, insan hayat belirtilerinin herhangi bir izahını düşünmek zorunluluğunda olup, en basiti ve insanın aklına ilk gelen varsayım, doğa belirtilerini hayvan bitki ve cansız maddelerde faaliyet halinde olan ruhlara bağlamaktan ibarettir.”

5- “İnsan ruhunda, hayal, merak ve anlayış ve benzeri yeteneklerinin henüz gelişmediği devrede, köpekte olduğu gibi rüyaları, ruhların varlığı inancına onu götürmeye yetmemiş olmalıdır.”

6- “Buna rağmen, ben, hayat ve ruhun bizim benzeşen yeteneklerimizin takdir edilmiş olduğu biçimde yorumlandığı, daha eski ve daha ilkel bir durumun var olduğunu pek kolay kabul edemiyorum.”
Darwin, “Die Abstammung des Menschen” (İnsan Soyu) adlı kitabında (sayfa 129’da ve dipnotlarında), bu ve benzer fikirlerini, hep insan ruhiyatını hayvanlara yaklaştırma eğilimini güder.
Tylor-Freud-Lubbock-McLennan-Spencer ve benzerleri Darwin’den zaman zaman eklektik olarak yararlansalar da, Darwin’in bu hayvan temelinden ayrılamayan çekincelerinin anlamlarını, ne demek istediğini kavrayamazlar.
Elbette Darwin, insanın hayvan (doğal seleksiyon) temelini gözlere batırmak isterken çok haklıdır. Fakat insanın doğal seleksiyon kanunlarına bağlı olarak geliştiğini öne sürer duruma gelecek derecede insan toplumunun orijinal kendi kanunlarıyla gelişmiş olabileceğinden bihaber oluşu da o derecede onu haksız ve yanlış bir duruma sürükler.

Ancak Darwin’in ısrarlarından bir ders alınabilirdi: Kutsallaştırma proseleri, insan toplumunun ilk oluşumundan çok sonraları ortaya çıkmıştır. Yani animizm de bir prose takip eder. Animizm, ilkin tabiatta çevresinde ruhlu bir canlılıktan çok, sade bir cancılık bulmakla başlar. Soyutlama gücü cinsel yasaklarla geliştikçe, animizm de ruh kazanır ve her şeyde ruhlu bir cancılık sezer.
1- Darwin, hayvan (doğal seleksiyon) tabanında ısrar ederken, ders alabileceklere bilmeden animizmin bu ilk başlangıcını işaret etmiş olur. Darwin bu yüzden, kutsallaştırmaları komünün en ilk aşamalarına yakıştırmakta acele eden görüşlere çekince koymakta sonuna dek haklıdır.
2- Fakat Darwin, hayvandan insana geçişte kanuncul doğuş ve tabanı hakkında hiçbir fikre sahip olmadığı için, konusunu kavrayamaz ve insanı hayvan derecesine indirmekten başka yol bulamaz. Çünkü uzmanlaştığı alan orasıdır: Doğal seleksiyon örnekleri.

Animizm anlayışı ile hayvan içgüdülerinin yorum sonuçları arasında, iki milyon yıllık bir toplumcullaştırma kalite atlayışı kadar derin farklar bulunur.
Hayvanda görülen içgüdüler, elastikiyet dediğimiz düşünce-yargı ve duygulanımlarla ne derecede birbirlerine bağlanabilirler ki? Son duruşmada hayvanda içgüdüler temeldirler. Elastikiyet ancak içgüdülerin yetmediği yerde, dar-kısa amaçlı işleri başarmaya yarayabilir. Hayvan acıktığı zaman açlığını gidermek üzere bir şeyler yapabilir. Önceden acıkacağını bilemez. Tıpkı bunun gibi hayvanın hemen her şeyi organcıl determinizm ile belirlenir. Hayvan bu yüzden içgüdülerinin ihtiyaçlarıyla yönlenir. İçgüdüsü tatmin oldukça unutup başka bir içgüdünün doyuruluşuna yönelir. İçgüdüler arasındaki bağın kuruluşu için toplumcullaşma prosesi gerekir.

Bu ise yine organcıl-anatomik bir dizi başkalaşım gerektirmiştir: Toplumcullaşma hayvancıl üreyim sistemi insancıl üreyim sistemine dönüşürken hayvancıl tüm içgüdüler bastırılmış; enerjiler toplumcullaşmıştır.
Bu görülmemiş ilerleme, insan düşüncesini yaratır; içgüdüler kolektifleşen tüm işlerle birlikte toplumcullaşıp elastikiyeti soyutlama seviyesine çıkarmıştır.
İlk animizm: İnsanın her türlü tabiat faaliyetini kendi faaliyetlerine benzeterek yorumlayabilmesi ancak böyle ortaya çıkabilir.

Bu gelişim ise, Darwin’in köpek örneğinden çok farklıdır. Köpek sahasını koruma içgüdüsüyle havlarken, elastikiyeti pek azdır. İnsanda ise içgüdüler tamamen elastiki bir yoruma dönüşmüştür. Bu yoldan insan düşüncesi evrencil bir bütünlük kazanır. Zaman mekân tanımaz: Her şeyi her yerde yorumlayabilir. Yorumu yanlıştır. Giderek düzeltir. Ama yorumlar. İnsanın ilk özelliği bu elastikiyetidir: Düşünerek yorum yapma yeteneğidir. Bu yetenek ilk Siklus temeline (yasaksız komün tabanına) ulaştıkça gelişir. Oradaki elemancıl diyalektik zenginlik yüzbinlerce yılda oluşurken, insan beyninin en ilk geliştirici yayını kurarken görülmemiş bütünleyici zenginlik insan beyninde şöyle örgütlenmiştir:
1- Hayvancıl içgüdülerin ve elastikiyetin bütünü insan şuuraltına hapsedilerek bütünleştirilmiştir.
2- Hapsedilerek bütünleştirilen içgüdü ve elastikiyetler, hapsedildiği ölçüde dinamizm kazanırlar.
3- İnsanlaşan üreyim sisteminin elemanları, baskılayan şuuru oluştururlar. Bu elemanlar, görülmemiş yepyeni bir türün çok zengin diyalektik bütünlüğüne sahiptirler: Toplum-Kişi-Üretici Güçler.
4- Böylece hayvancıl üreme ve yaşama güdüleri; yani doğal seleksiyon ile toplumcul kanunlar, şuuraltı ve şuur biçiminde bir tek beyinde örgütlenmiş olur.
5- Bu, görülmemiş bir sentezdir ve insan beyninin gelişimini sonsuz bir dinamizmine kavuşturur.

İşte bu doğa ve toplum kanunlarının bir tek beyinde örgütleniş sentezi, insana yorum yapma (soyutlama) yeteneğini kazandırır.
Animizm, bu diyalektikten doğup gelişir.
Animizm, bu yüzden bir hayvanın içgüdü ve elastikiyetlerinden bambaşka bir yorum gücü demektir.
İnsan faaliyetleri üretici güçleri, alet-coğrafya metodlarını-insan gelenek göreneklerini-insan şuur-altşuurunu kapsamakla kalmaz; kişi ve toplum gibi sonsuz gelişimli bir dinamizmi de kapsar. Bu elemanların tümü komün cevherinde çekirdekleşmiş bulunur. Bu yüzden ayrışmayan-kopuşmaz bir diyalektik gelişimle kendilerini üretirler.

Animizm bu çekirdekte, tüm elemanların içinde, her yerinde düşünce-bilinç biçimleri olarak yer alır. Dolayısıyla animizm bir düşünce sistemi olarak komünün çekirdekçil kanunlarından (Siklus’tan) hız alarak, komünün devridaimleriyle birlikte yeniden üretilerek yaşar ve gelişir.

Yani animizm de proselenir: Devridaim halkaları içerisinde gelişir. Bu yüzden animizm Siklus temeli ele geçmeden çözümlenemez. Animizmi falanca totem veya tanrı halkasından çekerek ele almak, animizmi ve kutsallaştırma proselerini karıştırmakla sonuçlanır. Din-büyü-totem spekülasyonlarının sonu gelmez çok satan çeşnileri bu köksüzlükten kaynaklanır.
Animizm önce dinsiz idi. Evrenin canlı-cansız varlıklarının faaliyetlerini ilkin cancı bir anlayışla insanın faaliyetlerinden yola çıkarak yorumladı. Kutsallaştırmaların geliştiği yerde animizm totemci yoruma dönüştü.” (KOMÜN GÜCÜ)

TOPLUMCUL ÜREYİM VE DARWİNİZM

Böyle bir üreyim aksiyonu Darwin’in üreyim anlayışından çok farklıdır yani hiç benzemez. Başka deyişle, insan üreyimi üretimsiz tek başına bulunamaz. Doğada canlıların yaşama ve üreme savaşlarının ayırdedilemez beraberliklerine benzetilebilse de, hayvanların aşamasına indirgenemez.

Charles Darwin, Türlerin Kökeni-İnsanın Soyu ve Seksüel Seçme adlı üç eserinde, insan toplumunun sorunlarına ayak bastıkça skolâstik ve metafizik akılcılığını gizlemekte zorluk çeker. Canlılar aleminden, insan toplumuna adım attığını bile ayırdetmeksizin konuşur. Fransız bilim adamlarına ve M.Perrier’e haklı olarak dokundurduğu alaycı azarlamayı, bu kez kendisi fazlasıyla hak eder. Marks-Engels-Morgan’ın eserlerinin ne anlama geldiğini doğru dürüst düşünme zahmetine bile katlanmayacak kadar doğacıl metafiziğe batmıştır. Bilmediği insan toplumu alanında kolayca öne sürdüğü Maltusçu ahkamlarından biri üreyim aksiyonu üzerinedir:

“İnsan kendi geçim araçlarından daha büyük bir oranda çoğalmak eğilimindedir; bu yüzden arada sırada zorlu bir varolma savaşı vermekte, doğal seleksiyon bu savaşın alanındaki her şeyi etkilemektedir.”
Darwin’in üreyimden anladığı: nüfus artışıdır. Bizim üreyimden kastımız: Üreyim mekanizmalarının insanı, hayvanlar aleminden ayırırken; toplumcullaştıran, toplumcullaştırırken üretim mekanizmalarını da beraberinde geliştiren ve son duruşmada yekpare komünü oluştururken; bütün elemanlarla çekirdekleşen kanunlar tümlüğüdür. Yani:
İnsanlığın nüfus problemi ve o problemden doğmuş doğacak yaşama savaşları yoktur; insan toplumunun gelişim biçimlerini işleten kanunlarına uyum problemleri vardır. Nüfus ve ilk problemler, sadece o kanunlara uyumsuzluktan yansımış sonuç problemleri oluştururlar. Nüfus ve geçim araçlarıyla oynamak hiçbir toplumcul derdimize köklü devalar getiremez, tersine geri tepen silah etkisi yapabilirler.

Canlılarda nüfus artışını üreyim ve yaşama savaşı (doğal-cinsel seleksiyon) çözümleyebilir. İnsan toplumunda bu işi ezbere vaaz edilmiş ve kolayca yakıştırılıvermiş doğal seleksiyona havale edemeyiz. Orada bambaşka işleyişlere kavuşmuş toplumcul gelişim kanunları egemen bulunur. Ve o kanunların araştırılması, Darwin’inkine hiç benzemeyen birçok çileli ömrün seve seve vakfedilişini ister. Darwin’in ve benzerlerinin bunu dahi sezememesinin onlara çok görülemeyeceği, uzman bülbüllerinin hangi çöplükte öttüğünün iyice anlaşılmasıyla birlikte ortaya çıkmış bulunuyor. Aradaki kesin ayırtlar yapılamadıkça toplumcul kanunlar gözardı edilmeye devam edecektir; velev ki sosyal devrim cephesi konuyu derinleştirmiş bulunsun.

Yeri gelmişken, Darwinizme birazcık dokunalım: Konumuzun başkalığını ve kapsamını daha iyi göze batırabilmek için; Darwin’in onlarca yıldır doğa bilimi uzmanlarınca ikirciliksiz ve tartışmasız benimseniveren; aslında matahmış gibi gösterildiği denli iğreti olan fikirlerinin bir ikisine konumuz açısından değinip geçelim.

“ZİHİN” VE “DİL” TOPLUM’U YARATABİLİR Mİ?

Darwin’in, canlıların türleşmesini, bir tek temelden kalkarak doğal seleksiyon kanunlarıyla geliştiğini bulması ve dolayısıyla insanın yüksek memeliler tabanında bir hayli gelişkin maymunlardan aynı kanunla türemiş olabileceği sonucuna ulaşması, elbette doğa bilimlerinde günümüzdeki modern biyoloji yolunu açıp geliştirecek derecede büyük bir ilerleme sayılır.

Ancak insan toplumunun gelişiminin, insanın hayvanlar aleminden daha ayrılırken bambaşka kanunlara yaslanabileceği sezilerine, yaşanan toplum biçimlerine şöyle kabaca bakarak sahip olmak hiç de zor olmasa gerekti. Hele Marks-Engels’in eserlerinin sağır sultana duyururca ortalarda dolaştığı, hiç olmazsa sosyal devrimlerin kaynaştığı Avrupa yıllarında toplum gidişinin bambaşka kanunlara yaslanabileceği Darwin gibilerince sezilmesi ve merakla üzerine eğilinmesi beklenirdi. Marks-Engels tükenmez iyi niyetleriyle bunu beklemiş olmalıydılar. Tarihsel maddecilik kurucularının Darwin’in eserlerine ilk yıllarında övgüyle-merakla yaklaşıp kendi eseriyle paralellik kurmaları bu yüzdendi. Ne var ki Darwin, sonra gelişecek burjuva uzman okullarının ilklerinden olmak erdeminden ve erdemsizliğinden dışarıya çıkamayacak burjuva kuşatımlar altındaydı. Sonradan Morgan’ın büyük eserinin yayınladığı ve Avrupa’da yankılandığı yıllara (tartışmalar) bizzat şahit olduğu halde, toplumsal kanunların ayrıcalıklığı sezilerine bile ulaşamadı.

Skolâstik ve metafizik anlayışı klasik doğa bilimlerinde (uzman okullarında) yankılandı durdu. İnanılmaz biçimlerde popülize edilerek sürdürülen bu görüşlerin havalarını yeri geldikçe gidermek boynumuzun borcudur.
Hepsinin dayandığı temel fikir, Darwin’in insanı hayvan derecesine düşüren görüşleridir. Fakat çok satan popülist geliştirimleriyle tanınmaz hale geldikleri için, bulaşıcı-kolaycı akımları gelişmiştir. Tabii o denli de kolay ve çabuk yıkılacaklardır.

Darwin zorluğu hep kendi açısından görür. Şöyle der:
Zihni yeteneklerimizin ve ahlaki yeteneklerimizin yüksek düzeyi, insanın kökeni konusunda bu sonuca (maymundan türeyişe) vardıktan sonra, kendini gösteren en büyük güçlüktür.
Burada güçlük, hayvanlar aleminden ayrılan insanın, daha karmaşıklaşıp bambaşkalaşmış toplumcul kanunlar işleyişine kavuşmuş bulunduğunu sezme olanağı gösterir aslında.

Darwin insanın “zihni ve ahlaki yeteneklerinden” yola çıkarak, toplumcul kanunların ayrıcalıklı varlığını sezeceği ve bambaşka bir çalışmayla insan bilimleri alanında da yeni ufuklar açacağına gerisin geri canlılar aleminin kanunlara döner ve gerçek çapını gösterir:
“Ama evrim ilkesini kabul etmiş herkes, yukarı hayvanların insanınkilerle aynı yapıda fakat derece bakımından çok farklı olan zihni yeteneklerinin ilerlemeye elverişli olduğunu görmek gerekir.”

Buradaki sihir: “Yukarı hayvanların zihinlerinin de ilerlemeye elverişli oluşu” cümlesindedir: “İlerleme elverişliliği” her yukarı memeliyi neden insana ulaştıramamıştır? Hangi kanunlar insanı insan yapar? Sadece “doğal seleksiyon” formülcüğü insan toplumunda hangi kapıyı açabilir? Bunu Darwin’de sezer ve toplum olaylarını, canlılarda yaptığı gibi sıralayıp doğal seleksiyon formülüne bağlamaya çalışır. Darwin’in burada tutunduğu halka zihindir. Zihin geliştikçe, insan toplumu da ortaya çıkar mı?

“… Evcil hayvanlarda zihni yetenekler kesin bir şekilde değişkendir ve değişimler kalıtsaldır.”
“Bundan ötürü koşullar onların doğal seleksiyonla gelişmesine elverişlidir. Aynı sonuç insanı da kapsayabilir; zihin çok eski dönemlerde bile, onun dili bulmasını ve kullanmasını, silahlar, aletler yapmasını ve tuzaklar kurmasını ve benzerlerini olanaklı kıldığından, onun için her şeyden önemli olması gerekir; insan toplumcul alışkanlıklarının da yardımıyla, uzun zaman önce, yaşayan bütün canlıların en baskını olmuştur.”

Darwin burada “Zihin” anahtarına, “Kalıtım” anahtarını da ekleyerek güçlendirmekten başka bir şey yapmaz: Zihin gelişmeye elverişlidir ve gelişimler kalıtsaldır; böylece insan zihin gibi bir yeteneklilikle dili ve aleti vesaireyi bulur. Bir de bu gidişe, “Toplumcul alışkanlıklar” yardım ederse, insan toplumu gelişir. Bu çocukça kurgu, Darwin’in 1500 sayfayı bulan eserinde, canlılar aleminde sunduğu zengin-gerçekçi örneklerle bezenmiş kurgularına hiç benzemez. Bu iğretiliği bile fark edemeyişinden alacağımız derslerin başında, insan toplumunun bildik gelen olaylarının bile ne denli bilinmedik kanunlara yaslanabileceği düşüncesi gelir.
İnsan “zihninin yetenekleri” ve “dili” de ve başka elemanları da, bunların “kalıtsallığı” ve “gelişmeye elverişlilikleri” de, ele almaya çalıştığımız komün elemanlarının diyalektiğine dayanır. O da üreyim aksiyonunda tıpkı animizmde totemizmin sivrildiği gibi, sivrilip neşterleşen cinsel yasaklar elemanına dayanır. Ancak cinsel yasaklar komünde diğer elemanlarla öylesine kaynaşık etkileşimler-sonsuz ve sayısız alış-verişler içerisindedir ki, üretim elemanlarıyla da canlanıp sentezleşmiş bulunur. Yine de komünde baskın aksiyonun üreyim olması sebebiyle, cinsel yasaklar elemanı, maddi üretici güç elemanlarıyla birlikte bir kanun tabanı oluşturur. Bu topyekûn komün çekirdeğini oluşturduğu için, insan toplumunun gelişim biçimlerinin anahtarını da elimize verir. O, temelde sürekli dengelerini başkalaştırarak yeni toplumlara olanak veren üretici güçler sözcüğüyle özetlenebilir. Fakat komünde farklı, medeniyetlerde farklı, kapitalizm ve sosyalizmde farklı işleyişler gösterir. Bir tek doğal seleksiyon formülüne sığmadığı gibi, başkalaştığı için benzemez de. Yeter. (KOMÜN GÜCÜ)

DARWİNİZM İLE MARKSİZM’İN SINIRI VE ANİMİZM

Darwin, “İnsan Soyu” (die Abstammung des Menchen) adlı kitabında şöyle der:
“SOSYAL HAYVAN OLARAK İNSAN”
İnsanın sosyal bir yaratık olduğu düşüncesinde herkes birleşmektedir.”
Darwin’in Marks gibi konuştuğunu sanmayalım. Marks, insanı sosyal hayvan olarak nitelendirirken, bambaşka toplumcul işleyiş kanunlarını düşünür. Toplumculluğu bir kanun olarak insana has bir özellik olarak hayvan sürüsünden ayırmakla yetinmez; insan toplumunun motorcul gücü olan üretici güçlerden asılıp çeker ve komün cevherinden kalkan insanın, modern komünizme doğru giden kanunculluğunu sezer. Engels de, Morgan da aynı kanıyı kavrar ve beslerler. O dev kavrayış güçlerini, biraz olsun Darwin’e de yakıştırıp ummadan edemezler. Ne yazık ki Darwin, Marks-Engels’in çıkışlarından-eserlerinden hiçbir şey anlayamayacak kertede doğa bilginliğinde körleşmiştir. Bachofen-Mc Lennan eserlerinden de hiçbir şey anlamaz. 1871’de Morgan’ın ziyaretinde, Morgan’den ders alacağına, onu toplumcul gelişimde doğal seleksiyonun etkilerine ikna etmeye çalışacak kadar ufku kapalı-dar kafalıdır. Morgan ve Engels ise doğal seleksiyonun etkilerini aile biçimlerinin gelişiminde arayıp bulacak kadar ders almaya ve doğa bilimleriyle toplum bilimini bütünleştirmeye eğgin ve hassas bulunurlar.

Darwin’in derdi; insanın sosyal hayvanlığını, hayvanın sürücül yapısıyla aynı kefeye koyup, tezini insan toplumunda da ispat etme üstünlüğüne ulaşmaktır. Bu yüzden koskoca kitap boyunca hep hayvanlarla insanın benzerlikleri üzerinde durur. İnsan toplumunun, hayvanlar aleminden ayrıcalıklı kanunlarının bulunabileceğini sezi düzeyinde olsun kavrayamaz. Kitap koca bir bilgini yere seren körelmiş kastlaşmış doğa bilimi bönlükleriyle (organisizim: metafizik sosyolojisiyle) doludur. Darwin’in tarihsel maddeciliğe karşı bilerek kabarıklandırılmış ve doğa bilimlerine sokulmuş bu metafizik sosyolojisi bir hayli etkin olup, bizim cepheye de etkilerini yaydığı için, kulağından tutup teşhir etmek görevimizdir. Ancak Darwin’in haksız ününü gölgeleyen bu yanı ile, bilim gerçekliği içine kazandırdığı doğal seleksiyon (doğada canlıların başkalaşım) kanunları buluşu karıştırılmamalıdır. Tersine, Darwin’in buluşu ile metafizik sosyolojisi ayırd edilerek, toplum biliminin gerçek temsilcisi olan tarihsel maddeciliğin doğa bilimleriyle nasıl bütünleşeceğine metodolojik örnekler vermek gerekir.

Burada konumuzla ilgili olarak, yer yer üzerinde durarak ilerleyeceğiz.
“İnsanın sosyal bir hayvan olduğu için arkadaşlarına bağlılık eğilimi duyması ve toplumun liderine boyun eğme duygusunun geçmesi oldukça kesindir. Çünkü bu özellikler bütün sosyal hayvanlara özgüdür. Bunun sonucu olarak, insanın bir dereceye kadar nefsine egemen olma yeteneğine sahip olması gerekir. Aktarılan bir eğilim, onu diğerleriyle birlikte yoldaşlarını savunmaya ve kendi çıkarlarına ve eğilimlerine aşırıca karşı olmadıkça yardım etmeye sevk edecektir.”
1- İlk insan komünü otoritesiz ve yasaksız doğmak zorunda kaldı. Hemen bütün yukarı memelilerde üreyim ile bağlantılı olarak, sürü ve dolayısıyla liderlik eğilimleri bulunur. Orangutanlar içinde, güçlü erkekler dişi haremi ele geçirirler ve yavrularla birlikte oluşan sürünün lideri olurlar. Ve başka erkekleri sürüden kovarlar. Dolayısıyla toplumcullaşma olanakları ortadan kalkar.
İnsan toplumunda üreyim şartlarının zaruretleri ise, tersine bir etki yaratarak, cinsel yasak tanımayan bir yolu açmış görünmektedir. Yani egemen-lider bir erkek ve harem olamadığı gibi, bütün yetişkinler birbirlerinin karısı ve kocasıdırlar. Çünkü, üreyim şartları giderek hayvanlar aleminden ayrılan özellikler getirmiştir. Çocuk bakımı süresinin uzaması ve mevsim devridaimlerine uymayışı, analık güdü ve sorunlarıyla da birleşince; egemen erkek haremi yavaşça ortadan kalkar. Yerine yasak-harem getirmeyen komüncül yaşam oluşur.
Dolayısıyla komün ilkin lidersiz ve cinsel yasaksız doğar. Bu haliyle yani işin içine alet ve coğrafya üretici güçlerini katmadan bile; ilk insan toplumu hayvanlar aleminden ayrılır.
Komünde otorite (liderlik) çok sonra Orta ve Yukarı Vahşet çağlarında doğduğu zaman; aktüel otorite erkekte değil, kadındadır. Yani yine hayvan sürüsünden bambaşka bir gelişimle karşı karşıya bulunuruz. Kanunlar, toplumcul kanunlardır artık.

2- Komünün yasak tanımayarak-lider-otorite tanımayarak doğmuş bulunması, komünde “itaat”, “boyun eğme”, “nefsine egemen olma yeteneği”, “yardımlaşma”, “yoldaşlarını savunma” gibi duygu-düşünce ve davranışlarının olamayacağını göstermez.
Darwin, “Bunun (yani liderliğin-otoritenin) sonucu olarak” derken, bu tür eğilimlerin gelişimini daha çok liderlik-otorite oluşumuna bağlamaya yatkın görünür.
Bu tezi, kendisinin ilk eserinde ortaya koyduğu doğal seleksiyon buluşu ve örneklenişiyle de kıyasıya gelişir.
Bu tür duygu-düşünce davranışlar, insan toplumunun aktif uyumundaki insancıl düşünce duygu ve davranışlarıyla karşılaştırmamak şartıyla, çok önceden beri canlılarda gelişmiş bulunmaktadır. Dahası: Bu tür eğilimlerin başkalaşarak, yeni türlerde geliştiğini ve kalıtım yoluyla yavrularda pekiştiğini Darwin’in kendisi açıklamaktadır.
Ki, organizmanın evrimsel gelişimi boyunca bu pasif uyum zarureti içinde oluşup gelişen; pasif duygu-düşünce ve davranışlardır. İlk hücreden başlayıp, yüksek memelilere ve insana kadar olan gelişim de, büyük mesafeler katederek gelir.
İşte bu pasif uyum veya doğal seleksiyon tabanı, insanda, topluluğun gelişimiyle kendiliğinden Animizm’e varır.
Konumuzun Darwin ile uyuşan veya doğa bilimiyle kaynaşıp bütünleştiği ama kıyasıya ayrıldığı yer de burasıdır. Bu açıdan bir kez daha görelim.
Organizmalar ve giderek canlılar-hayvanlar ile yüksek memeliler pasif uyum gereğiyle organların başkalaşımı kanalından evrim geçirerek, insan toplumuna dek gelirler. İnsan toplumu da o temellerde sıçrayarak, gelişir.
Bu prosede organlar başkalaşırken, beyinleşme zarureti ve gelişimi ortaya çıktıkça; hücrenin kendi çekirdekçil canlılığıyla yaptıkları, giderek canlıdaki beyin organıyla ifadesini ve güdümünü bulur: beyni olmayan organizmada görülen davranışlar, sanki duygu ve düşüncelere sahip imiş gibidirler. Virüs henüz hücre bile değilken, binbir “entrika” çevirerek, yaşama yetenekleri gösterir: Soğuğu-sıcağı-saklanıp yaşayabileceği yerleri sanki düşünce ve duygularla bilip-seçiyormuşça davranarak, tespit eder ve oralara yerleşir. İnsanı seçmesi ve insanda yerleşmesi böyle olur. Yine insan vücudunda timüsün (savaşa hazırlık ordugahının) hazırlayıp gönderdiği savaş hücrelerine karşı inanılmaz savaş yetenekleri geliştirişinin süregenliği hep duygu ve düşünceleri varmışça olur.
Oysa bu organizmanın canlılığından (sadece organcıl determinizminden) gelir. Organcıl determinizm ise; bir çeşit kimyasal elemanların canlıların diyalektiğiyle maddeye canlılık kazandırmış, sonra o canlılıkla hücrede çekirdek-kromozomlar-stoplazma etkileşimleriyle yeni elemanlara ve giderek organlara sahip olmuştur.
Bu beyin organına dek yükseldikçe, hem organcıl determinizm zenginleşmiş ve bu zenginliğin ifadesi olan bir beyin ile organlaştırarak güdüme almıştır.
İnsan toplumunun gelişim kanunlarından aldığı dinamizmiyle, bu beyin tabanını sonsuz gelişimli ruhi örgütlenişe ulaştırmıştır. Fakat bu durum, insanı doğadan apayrı (bağımsızmışça) gelişen bir varlık haline getirse de, (doğadan geldiğini unutturacak büyük bir sıçramaya ulaşsa da), insanın doğaya bağımlılığı ve onun çocuğu olduğu, bütün elemanlarına kazıdığı damgayla besbellidir.
İnsan toplumunun en büyük bilinci, toplumcul kanunları açısından bunu derinlemesine kavradığı zaman gelişebilir.
Bu nokta veya sınırın önemi üzerine ne kadar durulsa azdır.
Bu noktada Darwinizm ve Tarihsel Maddecilik açısından, gözlerden kaçan bir diyalektik saklı kalmıştır. Darwinizm buna aldırmazken, Marksizm doğa bilimleriyle toplumcul kanunlar açısından bütünleşmek çabalarına ciddiyetle eğilir.

Aradaki fark: Darwin’in doğa bilimlerinden toplum bilimlerine atlama zorunluluğu ve menfaat ilişkileriyken; Marksizm’in ana halkası zaten toplumcul kanunlardır ve o kanunlar doğanın gelişim kanunlarına uzanmayı da emreden coğrafya üretici güçlerini içinde barındırır.
Doğa ile insan sınırındaki basit (yalın) diyalektik şudur:
İnsanın duygu-düşünce ve onlardan güdüm alan davranışlara sahip oluşu, insanın hayvan olduğunu ve hayvan derekesine indirilmesini gerektirmez. Fakat insanın ruhsal bir yaratık oluşu da, insanın hayvanlığını gizleyemez. O halde insan, sosyal (toplumcul) bir hayvandır. Ancak, bu sosyallik, hayvan sürüsü değil, bağımsız kanunlarla işleyen bir toplumcul gelişimdir. Bu yüzden, ayrıca kanunlarıyla toplumcul gidiş çözümlenmekle kalınmamalı, içinden çıkageldiği kanunlarıyla da kavranmalıdır. Çünkü evrim bir bütündür ve insan toplumu, evrimin en yüksek basamağı olarak evrimin bütün basamaklarını kendisinde birleştirir. İnsan toplumunun çözümü evrimin tümlüklü çözümünden katiyetle ayrılamaz. (KOMÜN GÜCÜ)

Dr. Hikmet Kıvılcımlı  Hazırlayan: Ahmet Kale
Devamı ...

FATİH’İN VASİYETİ-VAKFİYESİ, ATATÜRK’ÜN VASİYETİ- VAKFİYESİ

SİZİN AYASOFYA’DA DERDİNİZ HIRİSTİYANLIKLA HESAPLAŞMAK DEĞİL. ÖYLE OLSA TRUMP, RAHİP BRONSON’U BIRAK DİYİNCE BIRAKMAZDINIZ. MERKEL “HÖÖT” DİYİNCE TÜRK ASILLI ALMAN GAZETECİYİ ANINDA BIRAKMAZDINIZ. SİZİN PAPA’NIN ELİNİ ÖPEN FETHULLAH HOCANIZ GİBİ HIRİSTİYANLIKLA BİR ALIP VEREMEDİĞİNİZ YOK. ATATÜRK’Ü, CUMHURİYETİ YIKMANIZA DESTE OLSUNLAR KAFİ... ZATEN ONLAR DA BAYILA BAYILA DESTEK OLUYOR.
SİZİN AYASOFYA’YI NAMAZA AÇARKEN DERDİNİZ ATATÜRK’LE; CUMHURİYETLE, LAİKLİKLE HESAPLAŞMAK. ZATEN BU MESELEDE AYASOFYA’DA NAMAZ KILINMASININ ANLAMI SEMBOLİK... ASIL ÖNEMLİ OLAN, ATATÜRK’ÜN İMZASI BULUNAN 1934 KARARNAMESİNİ YOK ETMEK...
ETTİNİZ.

DIŞARIDAN BÜYÜK BASKI GÖRÜYORSUNUZ. BU NAMAZ MAMAZ TANTANASI ÇOK SÜRMEZ. RECEP BEY “KESİN ARTIK” DEDİĞİNDE KESİLECEK. KENDİSİ “DIŞARIYI” DA BU SÖYLEMLE İDARE EDİYOR.
AMA ÖZÜ DEĞİŞTİRDİ.

FATİH VAKFIYESİNE BÖYLE ÇARESİZ AMA CANHIRAŞ SAHİP ÇIKIŞ, HIRİSTİYAN DÜNYAYA DEĞİL ATATÜRK’E MEYDAN OKUMA!!!...

Vasiyet, miras hukuku, kapitalist hukukun olmazsa olmazlarından... Üstüne laf söylenmez. Miras bırakanın iradesini mirasçıları, değil devlet çoluğu çocuğu bile değiştiremez. Bu sadece kapitalist hukukun değil, bir noktadan sonra hepsi kapitalizmin silahı haline gelmiş dinlerin de en temel kurallarından...
Evet. Miras hakkı ayni haktır. Zamanaşımına uğramaz.

Bir başka gerçek... Bizzat AKP taifesinin kullandığı deyimle “kılıç hakkı...”
29 Mayıs 1453’ten önce Ayasofya bir Ortodoks Hıristiyan kilisesi. Hem de en önemlilerinden, en büyüklerinden, onlara göre en kutsallarından, niyeyse...
Ama II. Mehmet (Fatih) tarafından fethedilince, “kılıç hakkı” olarak cami haline getirilmiş. Fatih Mehmet bunun için bir vakıf kurmuş. Dikkat. Fatih Ayasofya’yı kendi tapusuna mülk kaydetmemiş, vakfa vermiş. Padişahın vakfı, bir anlamda devlet malı demek... Özel mülk değil. Miras konusu olamaz. Ayasofya, Ayasofya’yı ilk yaptıran Bizans İmparatorunun bile özel mülkü değildi. Bizans-Doğu Roma İmparatorluğu halkından devşirilen paralarla, aynı halkın, tıpkı Mısır piramitlerinin yapımında olduğu gibi tam anlamıyla köle gibi, eze eze kullanılarak yapılmış bir “maalesef” ESER! Üstelik, yine tam anlamıyla bir imparatorluk-imparatorlar kilisesi... Sıradan Bizans halkının kilisesi değil...

Dolayısiyle Ayasofya konusunda miras hukuku değil vakıf hukuku geçerli.
Gelelim 1923’e ve 1934’e... Atatürk liderliğindeki Cumhuriyet yönetimi yanılmıyorsam müzeye dönüştürülmesinden önce 1932’de, Ayasofya’yı Vakıflar Genel Müdürlüğüne Fatih adına kaydettirmiş.

Miras hukuku zaten söz konusu olmadıktan başka, AKP MÜDÜRÜ’nün iddia ettiği gibi vakıf hukukuna da tarihe de ne aykırılık, hele ne ihanet kesinlikle söz konusu değil.

Ne yapılmış? Sadece nasıl kullanılacağı düzenlenmiş. Özelde Türkiye’nin 30’lardaki konumu itibariyle de gayet önemli bir yaklaşımla, ama bunun ötesinde evladiyelik mantık açısından da en uygun, kimseyi incitmeyecek bir çözüm olarak “müze” formülünü bulmuş.

Bunda, miras hukukuna hiç yok da, vakıf hukukuna aykırı ne var?
Hadiseyi bu açıdan tartışmaya açmak, tartışma sahiplerinin namussuzluğudur. Onlar arasında da bu anlattıklarımızı bilen çok var.
Şimdi zurnanın zırt dediği nokta...

Sevgisiz AKP müdürü ve şürekası: Siz madem vakıf hukukuna bile bu kadar saygılısınız; miras hukukuna haydi haydi saygılı olmanız gerekirdi.
Fatih’in vakıf hukukuna bu kadar tapıyorsunuz da Atatürk’ün miras hukukunu, vasiyet hukukunu nasıl bu kadar rahat çiğnemek istiyorsunuz İş Bankası konusunda? İş Bankasındaki % 29’luk hissesi de, hangisini isterseniz, teknik ayrıntı üzerinde durmayacağım, ister vasiyet, ister miras, ister vakıf hukuku sayın, Atatürk’ün vasiyeti, Atatürk’ün mirası, Atatürk’ün vakfiyesi bir bakıma.

Niye bunu çiğnemek için yırtınıyorsunuz?

Haaa…

SİZİN AYASOFYA’DA DERDİNİZ HIRİSTİYANLIKLA HESAPLAŞMAK DEĞİL. ÖYLE OLSA TRUMP, RAHİP BRONSON’U BIRAK DİYİNCE BIRAKMAZDINIZ. MERKEL “HÖÖT” DİYİNCE TÜRK ASILLI ALMAN GAZETECİYİ ANINDA BIRAKMAZDINIZ. SİZİN PAPA’NIN ELİNİ ÖPEN FETHULLAH HOCANIZ GİBİ HIRİSTİYANLIKLA BİR ALIP VEREMEDİĞİNİZ YOK. ATATÜRK’Ü, CUMHURİYETİ YIKMANIZA DESTE OLSUNLAR KAFİ... ZATEN ONLAR DA BAYILA BAYILA DESTEK OLUYOR.
SİZİN AYASOFYA’YI NAMAZA AÇARKEN DERDİNİZ ATATÜRK’LE; CUMHURİYETLE, LAİKLİKLE HESAPLAŞMAK. ZATEN BU MESELEDE AYASOFYA’DA NAMAZ KILINMASININ ANLAMI SEMBOLİK... ASIL ÖNEMLİ OLANI, ATATÜRK’ÜN İMZASI BULUNAN 1934 KARARNAMESİNİ YOK ETMEK...
ETTİNİZ. DIŞARIDAN BÜYÜK BASKI GÖRÜYORSUNUZ. BU NAMAZ MAMAZ TANTANASI ÇOK SÜRMEZ. RECEP BEY “KESİN ARTIK” DEDİĞİNDE KESİLECEK. KENDİSİ “DIŞARIYI DA BU SÖYLEMLE İDARE EDİYOR.
AMA ÖZÜ DEĞİŞTİRDİ.

YOKSA FATİH VAKFIYESİNE BÖYLE ÇARESİZ AMA CANHIRAŞ SAHİP ÇIKIŞ, HIRİSTİYAN DÜNYAYA DEĞİL ATATÜRK’E MEYDAN OKUMA!!!...

Oysa Yunanistan ve Rusya gibi dünya çapında önemli iki merkez karşı tavırlarını çok net açığa vurdu. Erdoğan’ın buna direnmesi mümkün değil. Atatürk’ün kararnamesini yok etmesinin yanına kar kalacağını zannediyor. Bu bile olmayacak. Çünkü en azından bu konuda Yunanistan başta olmak üzere tüm Hıristiyan alemi Erdoğan’ı, sevmediği Atatürk döneminin tabiriyle “te’dip” edecek. Kendisi imam hatipli; Arapça biliyor.

Atatürk’ü sevmemek konusunda Erdoğan’la aralarında kopya kağıdı kadar fark olan Hıristiyan Batı bile, Ayasofya konusunda, onun müze çözümü bakımından adeta Tayyip’ten çok Atatürkçü kesildi.

Son nokta... Lozan’ın ve Montrö Sözleşmesinin yıldönümünde düzenlenen Ayasofya’da namaz gösterisine koşuşturan ahalinin en azından büyük kısmının, Atatürk’le hesaplaşma için değil, Hıristiyanlığa posta koyma amacıyla koşturduğundan kuşkum yok.

AKP ve Müdürü, halkın cahilane ve ilkel Hıristiyanlığa posta koyma içgüdüsünü, yüzde 6-7’yi geçmeyen fanatik-faşist İslamcı çelik çekirdeğinin ve kendisinin Atatürk düşmanlığı adına kullandı. Ne kadar doğru bilinmez, Ayasofya’ya giden 350 bin kişinin ne kadarı Müslümanlık aşkına, Hıristiyanlığa karşı oraya gitti; ne kadarı Atatürk düşmanlığı adına gitti.

AKP müdürü bunun için de bir anket yaptırsa…

Benim açımdan en önemlisi bütün bunların negatif, kötücül kahramanlarının Atatürk’ün vasiyeti konusundaki alçaklığı…

Ali TARTANOĞLU
Devamı ...

Temmuz 24, 2020

BMO: " Sosyal Medyaya Yeni Düzenleme: Görme, Duyma, Söyleme! "


TBMM’nin gündemindeki “sosyal medya düzenlemesi” temel hak ve özgürlüklere aykırıdır.

Bu düzenlemenin tek hedefi vardır:
Baskı altına alınıp sindirilmiş, suskun, belleksiz bir toplum yaratmak!

Sosyal medya uygulamaları, özellikle son on yılda artan kullanıcı sayıları ve trafikle İnternet’in en önemli paylaşım, haberleşme ve etkileşim ortamları haline gelmiştir. Bir yandan ana akım medyanın yer vermediği birçok konu sosyal medya sayesinde gündem olurken öte yandan İran’dan ABD’ye pek çok toplumsal harekette sosyal medya etkin olarak kullanılmıştır. Bu gelişmeler, çoğu ülkede iktidarları rahatsız etmiş; yöneticiler sosyal medyayı hem manipülasyon hem de gözetim için kullanmaya çalışmışlardır. Bu durum gerçekte sosyal medyanın toplumsal düzeydeki mücadelelerin ve çatışmaların yeni bir alanı olduğunun da kanıtıdır. 

Ülkemizde ise 5651 sayılı İnternet sansürü yasası ve sonraki düzenlemelerle, haber alma ve ifade özgürlüğü sürekli antidemokratik biçimde baskı altına alınmış; sosyal medya, yöneticilerce “bela” olarak tanımlanıp hedef gösterilmiştir. Çağımızı ve teknolojinin geliştirici olanaklarını kavramaktan uzak olan bu anlayışla çeşitli sosyal medya hizmetlerine Türkiye’den erişim dönem dönem engellense de bu uygulamalar sürdürülememiş, özellikle kamuoyunda tepkilerin artması sonucunda uygulayıcılar engellemeleri kaldırmak zorunda kalmışlardır.

Türkiye’de ana akım basın-yayın kuruluşlarını boyunduruğu altına alıp bağımsız/muhalif yayınları baskı ve cezalarla susturmaya çalışan siyasal iktidar, sosyal medyadaki çok sesliliği de türlü ceza düzenlemeleri ve “troll” ordularıyla kontrol altına almaya çalışmışsa da başarılı olamamış ve sonunda çeşitli nefret söylemlerini gerekçe göstererek bir “Sosyal Medya Sansürü Tasarısı” hazırlamıştır.

5651 sayılı yasada değişiklikler yapılmasını öngören yasa önerisi, sosyal medya şirketlerini (sosyal ağ sağlayıcılarını) Türkiye’de temsilci bulundurmak ve verileri Türkiye’de barındırmakla yükümlü kılmakta; hem sosyal ağ sağlayıcılarına hem de içerik sağlayıcılara (İnternet ortamında yayın yapan kişi/kuruluşlara) yönelik erişim engellemelerinin yanı sıra içerik çıkarma uygulamasını da getirmektedir.

Mevcut durum ve bu yasa önerisiyle (kanun teklifiyle) yapılmak istenen düzenlemenin doğuracağı sonuçlar dört maddede özetlenebilir:

  1. Türkiye’de İnternet zaten kapsamlı bir sansür ve denetim altındadır.
    Türkiye’de 2019 sonu itibarıyla 408.494 web sitesi, 130.000 URL adresi, 7.000 Twitter hesabı, 40.000 tweet, 10.000 YouTube videosu ve 6.200 Facebook içeriği erişime engellenmiştir. Türkiye, Twitter’a en çok hesap kapatma isteği ileten ülke konumundadır (%46) [1]. Ayrıca farklı yasal hükümler kapsamında soruşturma, gözaltı ve tutuklamalar da durmaksızın sürmektedir. Sözkonusu düzenleme, yasakların katlanarak artmasına yol açacaktır.
  1. Yasa önerisi, sosyal medyayı “havuz” sosyal medyasına çevirmeyi hedeflemektedir.
    Türkiye’den günlük erişimi 1 milyondan fazla olan sosyal medya şirketlerine (sosyal ağ sağlayıcılarına) ağır yükümlülükler ve cezai yaptırımlar getirilerek ya tam bir denetim sağlamak ya da bu şirketlerin Türkiye’deki faaliyetlerini durdurmak hedeflenmektedir. Bu açıkça, bugün artık en önemli muhalefet ve ifade özgürlüğü alanı olan sosyal medyayı tümüyle susturmak anlamına gelmektedir.

  2. Düzenlemeyle, tüm sosyal medya kullanıcılarının bilgileri erişilebilir olacaktır.
    Bugün Türkiye’den sosyal medya şirketlerine iletilen istemlerin bir bölümüne olumsuz yanıt verilmekte ve kullanıcı bilgileri paylaşılmamaktadır. Verilerin yurtiçinde barındırılmasıyla toplum üzerindeki gözetim ve baskı artacak; siyasal iktidar, tüm kullanıcıların bilgisine ve içeriğe erişerek bu büyük oylumlu veriyi kendi hedefleri doğrultusunda yorumlayıp kullanabilecektir.
  1. “İçerik çıkarma” uygulamasıyla İnternet “geçmişi” temizlenecektir.
    Bugüne kadar 5651 sayılı yasayla erişim engellenmekte, içerik ise Türkiye’den erişimi engellenmiş olsa da yayımlanmaya devam etmekte, arama motorlarıyla bulunabilmekteydi. İçerik çıkarma ve arama motorlarıyla erişimi engelleme yaptırımı getiren yeni düzenlemeyle geriye dönük temizlik yapılabilecek, örneğin siyasilerin geçmişteki söylemleri ve icraatları yalnızca sosyal medyadan değil, bütün İnternet ortamlarından tümüyle kaldırılabilecektir.

Teknik, hukuksal ve toplumsal açıdan çok kapsamlı ve olumsuz etkileri olacak bir düzenlemenin, bu kadar hızlı bir biçimde yasalaştırılmaya çalışılması, gerçek niyeti açıkça ortaya koymaktadır. 

Bizler bilişim teknolojilerinin üreticileri olarak bu teknolojilerin, temel hak ve özgürlükleri geliştirmek, daha demokratik, çağdaş ve kalkınmış bir ülke olmak için ne denli önemli olduğunu biliyoruz. İnternet’in de bu anlayışla değerlendirilmesi ve İnternet ortamının, toplumun bilimsel, kültürel, sanatsal ve eğitsel gelişiminin desteklenmesi için yaşamsal bir araç olarak kullanılması amacıyla kapsamlı politikalar ve uygulamaların tasarlanması gerektiğini düşünüyoruz. 

Her türlü baskı, gözetim ve sansüre karşı tüm İnternet kullanıcılarının ifade özgürlüğünü, bilgi ve haber alma hakkını savunmaya devam edeceğimizi vurgulayarak tüm demokratik güçleri bu yasa önerisine direnmeye çağırıyoruz.

Bilgisayar Mühendisleri Odası 4. Dönem Yönetim Kurulu

[1] İfade Özgürlüğü Derneği Engelli Web Raporu (2019)

Devamı ...