Vatan Postası yayın hayatını 01.08.2020 tarhi itibari ile sonlandırıyoruz. Vatan Postası arşivlerini okumaya devam edebilirsiniz.
Kıdem Tazminatıma Dokunma

Temmuz 19, 2020

19 Temmuz 1936| İberya Devrimi

İberya, 1868’den 1936’ya kadar taş üstüne taş konarak hazırlanan bir devrim süreci yaşadı. İberya’daki anarşistler şöyle diyordu, “Devrim yoktan var olmayacak,devrim güçlü ve sağlam bir zemine ihtiyaç duyar, bunu yaratmanız gerekir.” İberya’nın anarşizmle tanıştığı yıllardan itibaren, anarşistler ilmek ilmek bir geleneği ördüler. Eşek üzerinde köy köy gezen anarşistler, gittikleri her yerde baskıya karşı halkın örgütlülüğünün kazanacağını anlattılar.

Devrime  giden 70 yıllık süreçte İberya’daki anarşistler kolektivizm ve komünizm eğilimlerini başarılı bir şekilde birleştirerek anarko-sendikalizmi yükseltmiş, devrimci anarşizm adına tarihsel bir iş başarmışlardı. Bununla birlikte toplumsal dönüşüm iddiasını hem endüstriyel ve kırsal alanlardaki işçiler arasında da yaymışlardı.

1936 Temmuz’una gelindiğinde CNT’nin üye sayısı 1 milyonu aşmıştı ve hemen hemen tüm sektörlerde CNT’li işçilerin etkilerinden bahsedebilirdi. Bununla birlikte anarşistler, anarşizmin toplumsallaşması için sadece işçi mücadelesinin yeterli olmadığını biliyorlar ve her alanda toplumun tüm kesimlerine yönelik çalışmalar yürütüyorlardı. Bu çalışmalar, anarşist hareketin tarımdan sanayiye bütün sektörlerde çalışan işçiler, işsizler ve hatta çocuklara kadar birçok kesim tarafından anlaşılmasına ve sahiplenilmesine fırsat verdi. Bir yandan Franco’nun ordularıyla savaşırken diğer yandan yaşamı yeniden inşa ettiler. Ve onlar, anarşizmin örgütlü geleneğinde önemli bir deneyim yarattılar.

Bu gelenek, coğrafyaları ve sınırları aşarak, toplumsal devrimci anarşizm mücadelesi olarak, devletlerin ve kapitalizmin tüm saldırılarına karşı varlığını güçlenerek korumaya devam ediyor. 1936’nın İberya’sından yankılanıyor şimdi, şu anda aynı slogan: “Faşizme Geçit Yok!” Ve yaşam buluyor anarşizm inançla çarpan yüreklerimizde!
“Faşist iktidarlar bizim bulunduğumuz yerden asla geçemeyeceklerdir. Bu, ezilenlerin parolasıdır. Biz onlara şöyle sesleniyoruz: “Geçemeyeceksiniz!”. Yıkıntılardan hiç mi hiç korkmuyoruz. Dünya bizlere kalacak; bundan şüphemiz yok. Burjuvazi tarihten silinmeden önce mülkiyetindeki dünyasını yıkabilir. Biz ezilenler yeni bir dünyayı yine inşa edebiliriz ve daha güzellerini. Yüreğimizde bir dünya taşıyoruz, şimdi şu anda bu dünya büyümekte.”

Kaynak: meydan.org
Devamı ...

Temmuz 17, 2020

Antikapitalistler: Kazanılmış haklarımızı birleşik mücadeleyle savunalım!


Antikapitalistler platformu, bu hafta görüşülmeye başlanan işçi karşıtı kanun teklifinin hedefinde olan kazanılmış hakları savunma çağrısı yaptı.
Antikapitalistler platformunun açıklaması:
AKP iktidarı işçilerin kazanılmış haklarına saldırmaya devam ediyor. Bu hafta mecliste görüşülmeye başlanan bir kanun teklifine göre, 2021 yılı Haziran sonuna kadar, işverenler istedikleri çalışanlarını “ücretsiz izne” çıkarmaya devam edebilecekler.
İşçiler ücretsiz izin döneminde asgari ücretin yarısından az olan günlük 38 TL alabilecek, bu ücrete çalışmak istemeyip işten ayrılmak isteyen işçiler kıdem ve ihbar tazminatlarını yakmış olacaklar.
Milyonlarca işçi ve işçi ailesi, salgın döneminde başlayan bu uygulama ile günlük 38 TL’ye geçinmeye çalışacak. Açlık sınırının işçi aileler için günlük 80 TL olduğu bir dönemde, bu yasa işçileri gerçek anlamda sefalete mahkûm etmek demektir.
Ücretsiz izin, mevcut yasalarda, ancak işçinin talebi üzerine ve çok sınırlı olarak kullanılan bir izin türüdür. Ücretsiz iznin bu şekilde işverenin keyfine kalmış bir şekilde düzenlenerek yasal hale getirilmesi, işçi sınıfının en temel kazanımlarından olan, ücret ve tazminat alma hakkına doğrudan bir saldırıdır.
AKP iktidarı işsizlik fonunu işverenlere destek fonu olarak kullanmaya devam ediyor. 2020 yılı Ocak-Haziran döneminde fondan harcanan 34,7 milyar TL’nin 29,1 milyar TL’si patronlara ödendi.
Hükümet işçi sınıfına yönelik saldırılarında durmak bilmiyor. Yine meclise gönderilen ve birkaç ay sonra görüşülecek bir pakette, kıdem tazminatı fonu ve kısmi zamanlı çalışmaya ilişkin düzenlemeler bulunuyor. Düzenleme ile kıdem tazminatının fona devri gerçekleştirilecek. 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçiler için ‘belirli süreli iş sözleşmesi’ yapılabilecek. İşverenler bu işçileri süre sonunda işten attığında, tazminat veya işe iade hakları olmayacak.
Türkiye’ye AKP iktidarından daha sermaye bekçisi bir hükümet gelmedi. İktidarın bazı yasa önerileri, işveren kesiminin talebi olmadığı halde gündeme gelebiliyor.
Kısaca diyoruz ki;
• Ücretsiz izin uygulaması meşrulaştırılamaz. Ücretsiz izin aynı zamanda işçiler için işten ayrılma yasağıdır, işçi haklarının gasp edilmesidir.
• İşsizlik fonu patronlar için değil, işsiz işçiler için kullanılmalıdır.
• Kıdem tazminatı kırmızı çizgimizdir, dokunulamaz.
• Belirli süreli iş sözleşmesi, işverenlerin işçileri keyfi işten atması demektir, kabul edilemez.
Antikapitalistler olarak sendikaları ve işçi örgütlerini acilen işçi düşmanı bu yasa tasarılarına karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.
Topyekûn saldırıya karşı topyekûn mücadelenin, birleşik mücadelenin tam zamanı.

Kaynak: marksist.org
Devamı ...

ABD Tenef Üssünde Teröristleri Eğitiyor iddiası


rasthaber'de yer alan habere göre; "Rusya Amerika’nın Suriye’nin el-Tenef üssünde terörist silahlı grupları eğitmekle meşgul olduğunu söyledi.
El-Meyadin kanalının bildirdiğine göre Rusya dışişleri bakanlığı dün yayınladığı raporda Amerikalıların Suriye’nin güneyinde ve Irak ile Ürdün ortak sınıra yakın el-Tenef bölgesinde teröristleri eğitmekle meşgul olduğunu söyledi.
Suriyeli uzmanlar ve gözlemciler de daha önce IŞİD terör unsurlarının el-Tenef’te eğitildiklerini, Amerika’nın Suriye’de kalmak için IŞİD varlığını bahane ettiğini ifade ederek, IŞİD olmazsa bile, Amerika’nın onu yaratacağını belirtiyorlar.
Suriye krizi 2011 yılında Amerika, Suudi Arabistan ve müttefiklerinin desteğinde olan teröristlerin, bölgede dengeleri siyonist rejim lehine değiştirmek için geniş saldırısı ile başladı. "

Kaynak: rasthaber.com
Devamı ...

TÜRKİYE SAHİPSİZ DEĞİLDİR

"Sevgili halkımıza,
Sizlere, emeğini, yeteneğini, halkının ve ülkesinin hizmetine sunmuş sanatçılar olarak sesleniyoruz.
Mutluluğunuz bizim mutluluğumuz, mutsuzluğunuz bizim mutsuzluğumuzdur.
Mutlu olmadığınızı biliyoruz, görüyoruz, seziyoruz, izliyoruz.
Yaşadığımız koşullarda nasıl mutlu olunabilir ki!
Dünyayı sarsan koronavirüs belası ülkemizde de can alıyor. Daha da alacağı anlaşılıyor.
Yeterince ağır bu belayla savaşırken çarşıda, pazarda, günlük yaşamda fiyatlar el yakıyor.
İşçimiz, köylümüz, esnafımız, memurumuz, emekçimiz, çoğu dar gelirli, kimisi büsbütün gelirsiz insanımız, geçim sıkıntısıyla, işsizlikle boğuşuyor.
Bu gününü kurtarmaya çabalarken yarınlarının ne olacağı bir karabasan gibi, kâbus gibi üzerine çöküyor.
Yarın kaygısı, gençlerimizi ümitsizlik içinde kıvrandırıyor.
Deprem kuşağındaki ülkemizde, bir depremin yaraları henüz sarılamadan, yakın gelecektekilerin habercisi öncü sarsıntılar, sanki doğa da bu kötülüklerle yarışıyorcasına, ülkemizin her yerinde birbirini izliyor.
İnsan eliyle yapılan doğa katliamları güzelim ülkemizi mahvediyor.
Gelmiş geçmiş en büyük deprem felaketinin beklenmekte olduğu İstanbul’umuzun üzerinde kanal İstanbul denilen ölümcül rant kılıcı sallanıyor.
Cumhuriyetimizin değerleri alt üst edilmiş.
Monarşi hayranlığı körükleniyor.
Osmanlı İmparatorluğunun birkaç yüz yılı kapsayan aydınlanma çabaları göz ardı edilerek en karanlık, en gerici, en baskıcı dönemleri ve kişileri baş tacı ediliyor.
Barolar ayaklar altında.
Hukuk güvenirliğini yitirmiş.
Büyük Millet Meclisi işlevinden uzaklaştırılarak etkisizleştirilmiş.
Emekçinin kıdem tazminatı yağmalanmakta…
Sıradan ve kimileri cinayet, yaralama gibi yaşama hakkına yönelik cürümlerin sanıkları serbest bırakılırken, düşüncelerinden ötürü yargılanan aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler cezaevlerine kapatılmış.
Ölümle, sakatlanmayla sonuçlanan, bu nedenle de daha çok cinayete benzeyen iş kazalarında ve yanı sıra da annemiz, eşimiz, kızımız, kardeşimiz, sevgilimiz, canımız olan kadınlara karşı işlenen alçakça cinayetlerde, bütün dünya ülkeleri arasında korkarız ki en ön sıralardayız.
Bütün bu haksızlıklar karşısında suskun kalamayan; duyarlı insan olma gereğini, sorumluluğunu yerine getiren, her zaman halkının yanında yer almış olan sanatçılar, yazarlar, gösteri ve dinletilerin yasaklanmış olması ve yayın dünyasının geçmekte olduğu dar boğaz nedeniyle, maddi olarak da her zamankinden daha çok sıkıntı içinde kalmış durumdadır.
Özel tiyatrolar perdelerini tamamen kapatma tehdidiyle karşı karşıyadır.
Pek çok müzisyen, ressam, heykeltıraş, çağdaş sanatçımız günlük yaşamlarını sürdürme konusunda çözümsüz sorunlar yaşamaktadırlar.
Ülkesine sevgiyle, onurla, özveriyle uzun yıllardır hizmet etmiş ve etmekte olan saygın sanatçı dostlarımız, büyük bir saygısızlıkla, değer bilmezlikle, güvenirliği kalmamış yargının önüne yem gibi, kurban gibi atılıyor.
Bir zamanların çağdaş, saygın Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi de, iç politikaya yönelik iktidar söylemleri bu gerçeği ne kadar örtmeye çalışsa da, uygar dünya önünde bütün saygınlığını ve güvenirliğini yitirme tehlikesi altındadır.
Paramızın değerinin dünya pazarlarında sıfırlanmış oluşu bütün bu söylediklerimizin bir özeti ve simgesi gibidir…
Orta gelirli, hatta ortanın altında geliri olan herhangi bir Batı ülkesi yurttaşı, sahip olduğu paranın bizim paramızın altı-yedi kat üstünde değeri olmasının güveniyle ülkemize bir sömürgeye gelir gibi seyahat edebilirken, bizim bir orta gelirli insanımızın ve çocuklarının bile ülke dışına seyahati artık hayal bile edilemez.
Bizler, yüreği halkıyla, ülkesiyle çarpan sanatçılar da halkımızla aynı sıkıntıları paylaşmanın hem üzüntüsünü hem onurunu taşıyoruz.
En başta söylediğimiz gibi, halkın sanatçısı halk mutluysa mutlu, mutsuzsa o da mutsuzdur.
İçimizde biriken bu acı sözleri içtenlikle ve korkusuzca dile getirmemiz, halkımızın, ülkemizin mutluluğu adınadır.
Korkmuyoruz, evet.
Korkusuzluğumuz sıradan ve temelsiz bir cesaret değil, halkımızın ve ülkemizin yüksek değerlerine inancımızın sonucu olan sevgi ve bilinç birikimiyle ilgilidir.
Korkmuyoruz. Bütün yurttaşlarımızı daha cesur daha özgüvenli, daha inançlı ve kararlı olmaya çağırıyoruz.
Türkiye büyük bir ülkedir.
Dünyanın göz bebeği ülkelerindendir.
Aydınlanma değerlerinin beşiği olan Batı ülkeleri de içinde olmak üzere, bütün dünyada aydınlanmanın yeniden doğuşuna öncülük edebilecek potansiyellere sahip bir ülkedir.
Seslenişimizde sıraladığımız sıkıntılar aşıldığında, bu gerçek bütün dünyada bir kez daha görülecektir…
Bu nedenlerle ve sonuç olarak, iktidar güçlerini başta düşünceyi açıklama özgürlüğü olmak üzere evrensel insan haklarına, ülkenin insan ve doğa kaynaklarına saygılı olmaya önemle davet ediyor, muhalefetteki güçleri de daha kararlı, daha cesur ve daha etkin olmaya çağırıyoruz.
Türkiye sahipsiz değildir.
Çünkü bu sevgili ülke, kendisinin yetiştirmiş olduğu ve her biri kendi alanında değerini bütün dünyaya kabul ettirmiş yazarlara, şairlere, müzisyenlere, ressamlara, tiyatro ve sinema sanatçılarına, sanatın her alanından seçkin, bilinçli, bütün varlıklarıyla yurduna ve halkına bağlı sanatçılara sahiptir.

İmzacılar:

EDİP AKBAYRAM, SADUN AKSÜT, GÜLCAN ALTAN, MÜJDE AR, KORAY ARİŞ, EKREM ATAER, ENGİN AYÇA, ORHAN AYDIN, ENVER AYSEVER, RUTKAY AZİZ, TANER BARLAS, BEDRİ BAYKAM, NİHAT BEHRAM, ATAOL BEHRAMOĞLU, EGEMEN BERKÖZ, GANİ CANSEVER-HEVAL, METİN COŞKUN, MELTEM CUMBUL, NEVZAT ÇELİK, HALUK ÇETİN, MELİKE DEMİRAĞ, FÜSUN DEMİREL, ERHAN DOĞAN, UTKU ERIŞIK, YÜCEL ERTEN, TURGAY FİŞEKÇİ, MÜJDAT GEZEN, FEHİM GÜLER, TARIK GÜNERSEL, SADIK GÜRBÜZ, EMİN İGUS, GÜLSELİ İNAL, EKREM KAHRAMAN, TUĞRUL KESKİN, ARİF KESKİNER, CAN KOLUKISA, MACİT KOPER, ZÜLFÜ LİVANELİ, ZEYNEP ORAL, COŞKUN ÖZDEMİR, DENİZHAN ÖZER, ADNAN ÖZYALÇINER, ABDULLAH NEFES, VEDAT SAKMAN, ADİL SALİH, FERHAN ŞENSOY, YUSUF TAKTAK, CİHAT TAMER, AHMET TELLİ, SALİ TURAN, GÜLSEN TUNCER, DİLEK TÜRKER, LEVENT ÜZÜMCÜ, NEJAT YAVAŞOĞULLARI, ÜMİT ZİLELİ
Devamı ...

AHŞEANA

Bu kelime, Laz krallığı üzerine Roma (Doğu) ile mücadele eden Persler'in, Pehlevi dilinde Karadeniz'e verdikleri addır ve "koyu", "karanlık" anlamına gelir.

Ahşeana kelimesi, MÖ VII. YY. dolaylarında, boğazları aşarak Karadeniz kıyılarına ulaşan Miletoslu kolonyalistlerin, Karadeniz' e verdikleri ve "konuksevmez" anlamına gelen AKSEINOS adına da kaynaklık etmiş gibi görünmektedir [Karadeniz'in bilinen eski adları arasında, "Spheris Zaghra" (İspir Denizi) ve eski Rusça'da kullanılan şekliyle Çorneo More de (Kara Deniz) yer alır].



Bu adlandırmalar doğrudan Karadeniz'in hırçın yapısından ve kıyılarında gemilerin sığınacağı koylar bulunmamasından kaynaklanmıştır.

Bu olumsuz koşullara rağmen antik dönemlerin kolonyalist site devletleri ve Roma, İran gibi güçlü devletleri, Karadeniz bölgesi ve Kafkaslar bölgesiyle yakından "ilgilenmişlerdir". Bu ilginin nedenleri arasında, bölgenin zengin maden yatakları (özellikle Kolkhis'in altını ve daha sonraki dönemlerde Argyropolis - Gümüşhane'nin gümüşü) ve buğday, şarap, deri, balık, kereste gibi maddelerdir.



Bu zenginlik bölge halklarının başına büyük sorunlar yaratmış ve çoğu, kılıç ve kanla asimile edilmişlerdir.


Ne gariptir ki, bugün bayrağını kullandığımız Amaseia ve Sinope merkezli Pontos devletinin ünlü kralı Mithridates VI "Eupator" Küçük Asya halklarının istilacı Roma'ya karşı direnişinin simgesi olurken, hatta ilk TBMM'de Yunan Kraliyet ordularına karşı verilen mücadelede adı anılırken, şimdilerde ne Amasya ne de Sinop'ta bir heykeli vardır ne de tarih kitaplarında adı geçer. Halbuki Kırım Kerc'te bir heykeli vardır ve bir Kırım sahil kenti onun adını taşır; Eupatoria.

NOT : Ay - yıldız (ve güneş) simgeleri Mezopotamya kökenli tanrı ve Tanrıçalar olan Sin - Samaş ve İştar'dan kaynaklanır. İran kökenli ve Mithra inançlı Pontos devleti krallarının para ve bayraklarında kullandıkları Ay - Yıldız simgesi ise daha sonraları Doğu Roma (Bizans) tarafından da kullanılmış, 1453 den sonra ise Osmanlı bayrakları arasında da yer almıştır.


Ahmet H. Köse
Devamı ...

Hikmet Kıvılcımlı – Tarımdaki Asalaklar

Traktör Çeşitleri


Türk çiftçisini sömüren, tarımsal ürünlerimizin özünü emen pembe kurt, yeşil kurt, süne ve çekirgenin yanı sıra bunlardan daha sömürücü ve alt edilmesi güç olan bazı asalak böcekler vardır ki bunlar çiftçiye ziraat alet ve makineleri ile kimyevi gübre ve mücadele ilaçları satan “Özel Teşebbüs” firmalarıdır.

Özel teşebbüsle Devlet Sektörünün el ele verdiği şu günlerde bir oyunun daha perdesini aralamayı lazımla bulduğumuz için bu yazımızda tarımsal alet ve ilaçlar satan firmaların iç yüzlerini açıklayacağız. Yurdumuzda her yıl tarımsal işletmelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarıdan ortalama 70-80 milyon liralık ziraat alet makineleri ile kimyevi gübre ve ilaçlar getirtilmektedir. Bunun %30’u özel bir kanunla ve bu iş için kurulan Türkiye Zirai Donatım Kurumu tarafından, geri kalan % 70’i özel teşebbüs firmaları tarafından yurda sokulmaktadır. Yurda sokulan zirai alet ve makineleri getiren özel teşebbüs firmaları ile Zirai Donatım Kurumu arasında bulunan oranı her yıl ithal kotalarındaki tahsislere, piyasanın ihtiyaçlarına ve ithal imkanlarına göre değişmekte olup ortalama olarak en az %60’ı özel firmalar tarafından getirtilen ziraat alet ve makinelerinden bu işle meşgul olan birkaç firma milyonlarca liralık kârlar sağlamaktadır.

Firmaların çıkarı elden geldiği kadar çok miktarda alet ve makineyi yurda sokmakla olup özellikle bol bol döviz tahsis edilen yedek parça ithalatında dış sömürücülerle el ele verilerek türlü dolaplar döndürülmektedir. Örneğin birkaç yıl önce yurda sokulan bir traktörün elde bulunan yedek parçaları bu ihtiyacı karşılamasın diye dışarıdaki imalatçılar sık sık tip değiştirmekte ve beş yıl önce ithal edilen bir traktörün elde kalan yedek parçası bu yeni gelenlere uymamaktadır. Bu yüzden sadece Zirai Donatım Kurumu elinde milyonlarca liralık işe yaramaz yedek parça stoku birikmiş olup Türk çiftçisini en zayıf yönünden sömürebilmek için ithalatçı firmalarla dışarıdaki imalatçılar iş birliği yapmaktadırlar.

Aynı şekilde Zirai Kalkınma hamlesine giriştiğimiz 1950 yılından 1960 yılına kadar değişik firmalardan tam 60 çeşit traktör getirilmiş olup bunların yıldan yıla değişen tipleri de hesaba katılacak olursa yurdumuzda kullanılan traktör çeşitleri 115’in üstüne çıkmaktadır.

Dışarıdaki imalcinin çıkarı, sattığı makinelerin bir an önce kullanılmaz hale gelerek yenisinin alınmasında olduğuna göre bu değişik firmaların birbirine uymayan yedek parçaları yüzünden köylerimiz bir traktör mezarlığı haline gelmiştir. Halbuki tüm bu amaçla kurulan Zirai Donatım Kurumunun yurdun her köşesinde satış mağazaları ile tamir atölyeleri bulunduğuna göre yurda sokulacak traktör çeşitlerinin birkaç tipe bağlanarak sadece bu çeşitlerin getirtilmesi ve eskiyen traktör parçalarının yeni traktörlerde kullanılması sağlanabilirdi. Bu suretle dış ticaret dengemizde her yıl milyonlarca liralık döviz tasarrufu sağlanmış olacağı gibi yedek parça ithal edilmeyen yıllarda binlerce traktörün yüz üstü kalması önlenmiş olurdu.

Amma kutsal liberalizm, özel teşebbüs dokunulmazlığı, serbest rekabet kuralları gibi büyük prensipler karşısında birkaç yüz milyon liralık israfın ne önemi vardır ki? Hele bu büyük firmalar iktidar partilerinin seçim masraflarına büyük bağışlarla katılırsa köylünün yırtık şalvarına bir yama daha vurulması pahasına yeni bir çeşit traktör ithalinde ne sakınca olabilir?

Tarım ilaçları rezaleti

İnsan sağlığı için gerekli ilaçlar üzerindeki kazanç spekülasyonu YÖN’ün geçen sayılarında üzülerek okuduk. İnsan sağlığına kasteden bu kirli ellerin tarım ilaçları üzerinde daha temiz kalması düşünülemez. Hem bu ilaçlar milyonlarca asalak böceklere karşı kullanılacağına göre yazık değil mi bu hayvancıklara? Tanrı onları da yaşasınlar diye yaratmamış mı? Ama başkasının sırtından, ama alın teriyle. Bu ancak yaratanın bileceği iş…

Yıl 1966. Demokrat iktidar bir yanlışlık yapıp tertemiz bir adamı Tarım Bakanlığına getirmiş. Temiz fakat gereği kadar yürekli değil. Zirai Donatım Kurumu her yıl Devlet bütçesinden özel firmalara aktardığı milyonlarca liralık tarım ilaçlarının tatlı kârlarına direnerek bir müessese kurmak istemiş. Bu ilaçların ham maddeleri dışarıdan getirtilerek İzmir’de kurulacak çok basit bir fabrikada küçük bir maniplasyona tabi tutulacak ve ambalajlanıp satışa çıkarılacak. Gerekli ham maddeleri ucuz fiyatla sağlamak ve İzmir’deki tesisleri kurmak üzere Amerika’da büyük bir kimya fabrikası ile iyi bir anlaşma yapılmış. İşletme ve idare kadroları tespit edilmiş. İşe başlamak için sadece Bakanın onayı kalmış.

Gelgelelim, suyun başına yedi gözlü üç dev anası oturmuş, bırakmaz susayanları. Bu ilaçları yapıp satan ve sadece Zirai Donatım Kurumuna verdiği ilaçlardan yılda en az 5-6 milyon lira kâr sağlayan üç büyük firma vardır yurdumuzda. Bu tatlı kârların elden gideceğini anlayan firmalardan biri o devrin otoriter Bakanlarından birinin Alman eniştesini Şirketlerine ortak etmiş ve başlamış çekişme. Bu otoriter Bakan, Tarım Bakanına resmen bir yazı döşenmiş. “Memleketin kalkınması özel teşebbüsün yardımı ile mümkün olacağından, bu ilaçları yapan Milli Sanayi yurdumuzda kurulmuş bulunduğundan, her işe Devletin el atması doğru olmayacağından dan dan… Zirai Donatım Kurumunun giriştiği teşebbüsten vazgeçmesi.” Ricası ile biten bir yazı. Yazıyı imzalayan Bakan otoriter ve nüfuzlu. Yazıyı alan Bakan temiz fakat yüreksiz. Donatımın yazısı ile öteki Bakanın yazısını günlerce cebinde gezdirmiş. Fakat imkan bulup bir türlü açamamış ve sonunda Donatımcılara dert yanıp:

Bu adam o Bakanlıkta durdukça yaptırmayacak bu işi. Şimdilik vazgeçelim bu teşebbüsten. Hele biraz daha bekleyelim… diye boyun bükmüş adamcağız.
Tabi bu iş böylece yüz üstü kalmış. Halbuki liberal ve idealist Bakanın yurdumuzda kurulmuş olduğundan bahsettiği sanayi çok ilkel ve basit bir ambalajcılıktan ibaret olup yurt dışından getirilen ve % 90’ı DDT türünden olan ham maddelerin Marmara adalarından motorlarla gelen mermer tozları ile karıştırılıp torbalara konmasından başka bir şey değil. Dışarıdan gelen ham maddenin fiyatı 300. Sadece Tarım Bakanlığı yurt çapında Zirai Mücadele ihtiyacı için bu üç firmadan yılda en az 8-10 milyon liralık ilaç satın aldığına göre 5-6 milyon liralık temiz kârın bu üç firma arasında tatlı tatlı bölüşülmesi ne kadar kolay? Bir de Zirai Donatım Kurumu çıkacak ortaya. O da hisse alacak bu kârlardan. Ah bu kahrolası Devletçilik. Alt üst ediyor piyasayı.

Son günlerde öğreniyoruz ki bu üç firmadan en kodamanı, yurdumuzda ileri fikirlerle savaş ve ekonomik konularda ilmi araştırmalar yapmak için toplanan 6 milyon liralık fona en büyük bağışlarda bulunanlardan biriymiş. Marmara adalarının mermer tozunu altın fiyatına satmak kolaylığını keşfeden bu becerikli firma toplanan paralarla yapılacak ilmi araştırmalarla bakırdan altın yapmak hünerinin sırrını da açıklayıverse de yurdumuz ekonomik güçlüklerden kurtuluverse…

Zirai Donatım Kurumunun başarısız işleri

Ama özel teşebbüsün bu kötü yönlerini ortaya sererken Donatım Kurumunun başaramadığı bazı işlere de dokunmamak insafsızlık olacak. Evvela Donatım Kurumunun başındaki idareciler sosyal inançları bakımından Devletçiliğe inanmamış, liberal kişilerdir. Bu her zaman, her devirde böyle olmuştur. Yazdığı ilacın şifasına inanmayıp hastasının kulağına usulcacık karınca duası fısıldayan bir doktor düşünelim. Bu doktorun yazacağı reçeteden hayır gelir mi hastaya? Her işte sorumluluk korkusu, statükonun korunması ve dalavereli işlere fazlaca burun sokan çetin karakterli müfettişlerin teşkilattan uzaklaştırılması. İşte bu üç prensip faaliyetlerinin pusulası…

Örneğin Donatım Kurumu bir traktör fabrikasına ortaktır. Kuruluşu, işleyişi ayrı bir etüt konusu olan bu traktör fabrikası her dönemde dört ayaküstüne düşmektedir. Bu fabrikanın donatım aracıları ile sattığı traktörlerin son günlerde yedek parça sıkıntısı çekilmektedir. Donatım Kurumuna küçük bir komisyon karşılığı bu fabrikanın satıcılığını yapmakta iken son yıllarda ödenecek satış komisyonu üzerinde anlaşamayarak bu işi bırakmıştır. Şimdi bu iş İllerde ve İlçelerde sorumsuz kişilerin aracılığı ile yapılmakta ve yedek parça sıkıntısı çeken Türk çiftçisi her fırsatta soyulmaktadır. Neden? Mademki bir kamu hizmeti yapmak için kurulmuş geniş bir teşkilat vardır ve mademki son yıllarda ithalat güçlükleri dolayısıyla donatım mağazaları satacak bir şey bulamamaktadır. O halde Donatım Kurumu evvelce kendi aracılığı ile satılmış olan bu traktörlerin parçalarını hiçbir komisyon almadan bile neden satmaz?
Evvelki yazılarımızdan birinde değindiğimiz gibi sömürücü amaçlarla işleyen özel teşebbüs, resmi sektör işletmeleriyle sürtünme yerlerinden bu müesseseleri de bozmuş ve bunlar da kuruluş gayelerinden uzaklaşarak kâr amacıyla işleyen kötü birer müessese hâline gelmişlerdir. Evvela inanç lazım beyler, yaptığı işin heyecanını duymak lazım. İleri reformlara, Devletçiliğe, tarımsal alanda yeni hamlelere inanmayan kişiler, inanmadıkları Devlet işlerinin başında ancak bu kadar başarı sağlayabilirler. Üst yanı kelam, kelam…

Yön DergisiSayı: 33 – 1 Ağustos 1962Halim Köylü takma adı ile kaleme alındı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Devamı ...

Temmuz 16, 2020

Dr.Hikmet Kıvılcımlı: SURİYE MAKAMLARINA SUNULAN BİLDİRİM (Haziran 1971)

Kıvılcımlı'dan az bilinen bir belge daha paylaşıyorum bugün. Bu belge 1971 Haziran ayında bizzat Kıvılcımlı tarafından Suriye makamlarına yazılmış bir bildirim
(bildirim lafı kendisinin, rapor falan dememiş).

Bu bildirim de öncelikle kendisinin bir özyaşam öyküsünü özetlemiş. Bildiğimiz gibi Kıvılcımlı'nın "Kendi kaleminden Hayatı" başlıklı kısa, yarım kalmış (1960'ta bırakmış) bir yazısı, önce 1974 Ekim ayında İlke Dergisi'nin 10. sayısında yayınlanmış, Daha sonra da 2007 yılı başında yayınladığımız Osmanlı Tarihinin Maddesi kitabına almıştık. Bu anlamda aşağıda paylaşacağım yazı bir anlamda Kıvılcımlı'nın kaleminden çıkan ikinci özyaşam öyküsü oluyor.

Paylaştığım yazının ikinci ve önemli bir özelliği daha var. Ayrıntılı bir 12 Mart tahlili yapıyor burada Kıvılcımlı. Bildiğimiz gibi 12 Mart Muhtırası'ndan hemen sonra yazdığı "Ordu Kılıcını Attı" yazısı içeriği hiç tartışılmadan, sadece başlığı ile değerlindirilen, dolayısıyla da hiç anlaşılmayan bir yazı olarak durur. Daha sonra yazdığı birkaç yazı ile 12 mart cuntasının ve yönetiminin ipliğini pazara çıkarışı hiç dikkate alınmaz.

Bu yazısında daha derin bir 12 Mart tahlili var. Daha önce derleyip Sorun Yayınları ile bastığımız "OA DOSYASI (Orhan Aksungur) KIVILCIMLI'NIN KAÇIŞININ PERDE ARKASI"

isimli kitapta da yayınlamıştık bu önemli yazıyı. Okununca kıymeti daha çok anlaşılacak olan bu belgeyi de paylaşmalarını rica ediyorum arkadaşlarımdan.

SURİYE MAKAMLARINA SUNULAN BİLDİRİM (Haziran 1971)


Doğum: 1902. İstanbul Birinci Emperyalist Evren Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nu Mütareke ile teslim olmaya zorlarken, 1919 yılı Emperyalist maşası Yunan ordusu, İngiliz sermayesinin (Demiryolu, Liman, Gaz, Su, Halı, Manganez, Madenler ve ilh. gibi alanlarda) en kesif yatırımlar yaptığı Ege-İzmir bölgesine çıktığı gün, ben Yörük Ali Çetesinde fedai olarak Aydın cephesinde savaşa katıldım. Cephe gerisine İtalyan askeri dost diye çağrılınca İstanbul’a döndüm. Tıbbiye’i Askeriyye’i Şahane’den 1341 (1925) yılı mezun oldum.

Daha Tıbbiye’de iken Sosyalizm teori ve pratiğine başlamıştım. Milli Kurtuluş Savaşı zafere ulaşınca, Ankara’nın vaadetmiş olduğu Sosyalizm yerine Kapitalizm yoluna girişi beni şoke etti. İkinci Cihan Savaşı'na dek gayrı müsait şartlar altında Sosyalizm mücadelesine devam ettim. Şimdi tarihlerini ve miktarlarını hatırlayamadığım kadar defalarca hükümler giydim. En son 1939 yılı askeri isyana tahrikten bir 15 yıla daha Nazım Hikmet’le birlikte hüküm giydik. 1950 affı ile çıktık. Nazım Türkiye dışına kaçtı. Ben Türkiye’nin Demokrat Parti (DP) altında yabancı sermayeye ve emperyalizme borçlanarak bütün ekonomik ve politik varını ipotek ettiğini istatistikleri ve belgeleri ile tespit edince, eski bir Kuvayımilliye savaşçısı sıfatı ile Vatan Partisi’ni kurdum (1954)____İdeoloji: Antiemperyalizm ve Antifeodalizm şiarları altında İkinci Kuvayımilliyecilik Seferberliği idi. Menderes-Bayar kliği, 1957 seçimlerinden sonra, özellikle Vatan Partisi’ne ve sosyalist temayüllere karşı tedhişe geçti. Amerika’dan 300 milyon dolar koparmak için iki yüzlü dış ve iç şantajlara kalkıştı. Bir yanda Kruşçef’i Ankara’da karşılamaya hazırlanırken; ötede, Amerika Dışişleri Bakanı Ankara’ya geldiği gün, bütün basında 36 punto yazılarla benim ve sosyalist arkadaşlarımın başlarını suçlu olarak teşhir etti. Çok geçmedi, Ordu gençliği, 1960 yılı 27 Mayıs vuruşu ile DP iktidarını alaşağı edip Menderes ile iki bakanını astı.

Sosyalizm uğruna 50 yıllık mücadelemde 50 yıla yakın hüküm giyip 22 yıldan fazla yattım. 50’ye yakın ilmi eser yayınladım. Bunların en sonuncuları: “Tarih-Devrim-Sosyalizm”, “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere”, Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak için Uyarmalı”, “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”, Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu”, Oportünizm Nedir?”, “Halk Savaşının Planları”, “Devrim Zorlaması-Demokratik Zortlama”, “27 Mayıs’ın Eleştirisi”, “İkinci Kuvayımilliyeciliğimiz (Milli Birlik Komitesine Açık Mektuplar”, “Emperyalizm: Geberen Kapitalizm”, “Toplum Biçimlerinin Gelişimi”, “Anarşi Yok, Büyük Derleniş”, “Proletarya Partisi’nin Program ve Tüzüğü” ve ilh. gibileri, halen, ben Türkiye’den çıkana dek kimisi yeni baskıları yapılarak satılmakta idi. “Sosyalist” haftalık gazetenin sahibi ve başyazarıyım. “Türk Solu”, “Aydınlık Proleter Dergi”, “Aydınlık Sosyalist Dergi” gibi mevkutelerde çıkmış etütlerimin, makalelerimin, İstanbul, Ankara, İzmir Üniversitelerinde verdiğim konferansların, yaptığım seminerlerin, açık oturumların, yazdığım diğer makalelerin sayısını ben dahi bilemiyorum. Bütün o mücadele ve yayınlarda işlediğim başlıca tema, teori açısından iki büyük noktada toplanabilir:

1- Türkiye gibi Yakındoğu’nun antika medeniyetlerinden çıkagelmiş, daha doğrusu bir türlü çıkamamış, o yüzden Batı kapitalizminin Geniş Yeniden İstihsal ekonomisi önünde sömürgeleşme prosesine girmiş ülkelerde: Batı’daki klasik Burjuvazi-Proletarya (yani modern işveren-işçi sınıfları) yanında, ayrıca antik medeniyetlere temel olmuş küçük üretim tabanı üzerinde, Tefeci-Bezirgan ekonominin mütemediyen yıkılıp yeniden kurulmuş Tarihsel Devrimler (bir medeniyetin bütün sosyal sınıfları ile birlikte, en son ilkel sosyalist toplumlarca yıkılması ve yeniden kurulması) sistemleri içinde Derebeyleşme ile sona ermiş Tefeci-Bezirgan Sınıfları vardır. Bu bakımdan geliştirilmemiş ülkelerin sosyal tezadları, Batı’daki basit sınıflar savaşından çok daha karmaşıktır.

2- Batı emperyalizmine asıl hükmeden artık (Kapitalist-Büyük Emlak Sahipleri) denilen 19. Yüzyılın klasik hakim çifte sınıfı değil, bu iki sınıfın en kodamanlarını Bankalarda, Tröstlerde, Kartellerde, Konzernlerde, Holdinglerde domuz topu etmiş Tekelci Finans-Kapital zümresidir. Geri ülkelerde de gericiliğin Özgücü: Büyük merkezlerde yuvalanmış bulunan bu Modern Finans-Kapitaldir. Ama ülkenin geniş taşra kasabalarında ekonomiye ve topluma hâlâ hükmeden eşraf, ayan, derebeyi tiplerine karmış Antika Tefeci-Bezirgan sınıfları (Kur’an-ı Kerim’in Rıba diye özellikle Mekki surelerde Haram ettiği faizcilik ve vurgunculuk mümessilleri) emperyalizmin yedek gücüdür. Türkiye’de Amerikan hegemonyası altında iktidara gelen DP o iki (modern Finans-Kapital zümresi ile antika Tefeci-Bezirgan sınıfı)nın şartsız kayıtsız ittifak ve tahakkümlerinin siyasi sentezidir. Bu irtica cephesine karşı Vurucu güç (Ordu gençliği): Başta en teşkilatlı ve şuurlu tek modern sosyal sınıf olan işçi sınıfını Özgüç ve bütün küçükburjuva (Köylü, Esnaf, Aydın vb) ve serbest rekabetçi (tekelci kodamanlara ve emperyalizme karşı, vatanı milleti satmayacak) sermayedarları Halk Yedek Gücü olarak teşkilatlıca tutar ve harekette desteklerse, hem kazanılan siyasi iktidar yıkılmaz olur, hem ülkenin “muasır medeniyet seviyesi”ne ulaşma temposu büyür, çabuklaşır.

Hizb’ûl Baas’ın teorik yapısını etüt etmek isterim. Ancak şimdiye dek izleyebildiğim pratik politikası, yukarda özetlemeye çalıştığım görüşlerimle yakın akraba gibidir. Hele Ferik Hafız el Esat Hazretleri'nin son Fransızca Le Monde gazetesine verdiği röportajını okuyunca o noktadaki kanaatim daha da kuvvetlendi. Onun için Türkiye’den çıkmak zorunda kalınca, fikir ve ruhuma ilk tevarüt eden Suriye oldu. Zaten Hz. Muhammed’in büyük “İnnel Müslimine ihve!” prensibi, daha dün hepimizin aynı Osmanlı camiasında bir cüz olduğumuz ve hele Suriye devrimcilerinin Osmanlı militarist derebeyliğine, komprador İttihatçı zulmüne karşı yiğitçe mücadeleleri unutulamazdı.

İsrail bütün Türkiye halkının düşman gördüğü bir ülkedir. Bütün Türkiye ekonomisinin ve masonik yollardan politika, idare ve kültürünün Yahudi tesiri altında ezildiği bir gerçektir. Türkiye’nin şuurlu ve sol aydınlarına göre: İsrail Arap dünyasının belinin ortasına çakılmış bir emperyalist kamadır. Çakılış sebebi, Batı kapitalizminin can damarlarındaki akar kanı olan Yakındoğu petrollerini Akdeniz’e getiren payplaynların çoğunun Filistin’den geçmesi ve bu petrol borularına İsrail gibi her an Emperyalist silah müdahalesi ile desteklenebilecek bir bekçi köpeğinin kapitalizm için vazgeçilmez oluşudur. Bu açıdan İsrail-Filistin meselesi, gerçekte Dünya Emperyalizm- Sosyalizm meselesidir. Ve öylece çözümlenebilir. Arap milleti kimi derebeylere rağmen bu hakikatin ışığına ve pratiğine girmiş bulunuyor.

Emperyalizm, hele Amerika U.S. (CIA), dünya tahakkümünü sağlamak için son yıllarda geri ülkelere füzeler gibi iki merhaleli kargaşalıklar sokma usulünü kullanıyor. Endonezya’da kanlı facialar yaratan bu usül, Türkiye’de de her 10 yılda bir denendi. 27 mayıs 1960 ihtilali suikasti amortize etmişti. O zaman da Amerika (CIA) inkılapçı başlatıp mürteci bitirme, soldan gösterip sağdan vurma çifte merhaleli, iki katlı oyununu yaptı. Bereket Ordu gençliği oyunu çok az önledi. 27 Mayıs’tan sonra, Türkiye’de Sosyalizm yasak edilmekten çıktı. Bütün aydınları ve işçileri uyarmaya başladı.

O zaman, Birinci Kurtuluş (Kuvayımilliye) savaşında önlenen Amerikan Mandası mı (İttihad ve Terakki Partisi) yoksa İngiliz Mandası mı (Hürriyet ve İtilaf Partisi) olalım teslimiyetinin 1945 yılından beri önce yavaş, sonra yıldırım çabukluğu ile Amerikan Mandası biçiminde Türkiye’de bütün radarları, ABD’li üsleri, yabancı uzmanları, askerleri, “Barış Gönüllüleri” ve kovboy, sinema, Amerikan modası, hatta din perdesi altında CIA casus teşkilatları ve siyaset bezirganlıkları ile yerleşmiş bulunduğu gittikçe daha acı acı anlaşılmaya başlandı. İlk tepki Amerikan İstihbaratı ile 6. Filo gösterilerine karşı belirdi. Amerikan denizcileri denize atıldı, Amerikan elçisinin otomobili yakıldı. Ameriken müesseseleri örselendi. Aydınların ve gençliğin aksülameli olarak göze çarpan Amerikan düşmanlığı, 1970 Haziranında patlak veren işçi ayaklanmaları üzerine kesin safhasına giriyordu. Gerek CIA, gerek onun yerli uşakları bu gidişi önlemek ve yıldırmak için çoğu aylıklı ajanlarla işsiz lümpenlerden derlenmiş “Komando” yahut “Ergenekon Arslanları” yahut “Ülkü Ocakları” diye halkın alay mevzuu olan silahlı emperyalist çeteleri kurdu. Bunlara Alpaslan Türkeş gibi Kıbrıs’tan Türkiye’ye sokulup Harbiye’de ırkçı olarak yetiştirilmiş kimselerin kurdukları sözde milliyetçi, gerçekte Amerikancı partiler, Kayseri’nin en zalim feodal Tefeci-Bezirganlarından Feyzioğulları’nın Güven Partileri maske edildi. Adalet Partisi’nin Amerikan şirketlerinde ortak Demirel’i hükümet eliyle, CHP’nin İnönü kanadı tarafsız görülerek o “Komando” kılıklı gizli ajanların gün ortası, halk içinde ilerici gençleri kurşunlayıp kaçmalarını gittikçe azdırdılar.

Bu durumda ya ölmek, ya meşru müdafaya geçmek zorunda bırakılan devrimci gençler, Filistin savaşçıları ile temasa geçip Arap dünyasında gerilla metotlarını öğrenmeye giriştiler. Son zamanda gençliğin arasına kışkırtıcı provakatörlerin sokulduğu ve şuur ve disiplin dışına itilmelerin çoğaldığı seziliyordu. Bununla birlikte Ordu gençliği ve tabanı Birinci Kurtuluş (Kuvayımilliye) geleneğinin Amerika’ya karşı İkinci ve daha şuurlu bir Halk Kurtuluş Savaşı isteğini süratle benimsiyordu. 27 Mayıs Anayasası: Türkiye’nin “Sosyal Cumhuriyet” olduğunu ve milletin, halkın “Direnme (Muhalefet) Hakkı”nın kutsiyetle tanındığını yazıyordu. Ordu Vazife Talimatnamesi, Orduya Anayasayı “korumak ve kollamak” görevini veriyordu. AP iktidarı ve bütün öteki Bezirgan ve Finans-Kapital siyasi partileri gençliğe karşı tatbik ettikleri öldürücü ve soysuzlaştırıcı illegal tahakküm ve baskıyı Ordu gençliğine ve tabanına karşı yürürlüğe geçirmekten acizdi. O sebeple, Ordunun tarafsız kitlesini tedirgin etmek için Kürt meselesini ve vakitsiz patlamaları kışkırtıyorlardı. Bu kasıt tutmayınca iki merhaleli ordu müdahalesi planlandı. Ordu içindeki ilericilere, devrimci sol hareketle birlikte, hiyerarşi bozulmadan, başta Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Kumandanları gelmek üzere yapma yolu uygun gösterildi. Ordu ilerici kuvvetleri de haklılıklarına güvenerek bu yolu tuttular. 1960’da 27 Mayısçılardaki daha devrimci kanadın, 1963’te 21 Mayısçıların “geciktirme” hatasına, 1971 Mart 12 “Muhtıra”cıları da düştüler.

Hareketi 9 gün sonraya bırakınca, bir mütereddidin ihaneti ile CIA ve yerli ajanları Ordunun tepesindekileri iki yüzlü davranmaya çekebildi. O vakit “İkinci basamak” tatbik edildi. 12 Mart Muhtırası üç madde oldu. Birinci madde: Parlamentoyu, Hükümeti ve Siyasi Partileri suçlu saydı. İkinci madde: O suçun “İnkılap kanunlarına uygun” olarak tamir edilmesini, gene Partiler üstü kalması istenen “Parlamento”dan istedi. Bu yapılmazsa Ordunun resen idareye el koyacağı 3. Madde ile ihtar edildi. AP’nin Demirel hükumeti istifa ettirildi. Böylelikle vakit kazanan gerici elemanlar aldattıkları Ordu ilericilerini ani baskınla tasfiye ettiler. Suçladıkları Parlamentodan en ağır Sıkıyönetim kanunlarını ve kararlarını Nihat Erim hükumetine çıkarttırdılar. Bu oyun, Türkiye Finans Kapitalistlerinin, dünya Finans-Kapitalistlerinin emriyle oynadığı aldatmacadır. Ancak “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar”. Türkiye en müthiş bir iktisadi buhran içindedir. 21. Yüzyıl sonuna dek ödeyemeyeceği dış borçlara boğulmuştur. Sanayi , Finans-Kapital elinde, yabancı kumpanya ve devletlerin müsaade ettikleri iratçı tufeyli biçiminde olduğu için , ziraat de birkaç bin tefecinin traktörleri ile kökleri kazınan köy nüfusu ve çok işsizlerle doldurdu. Yarım milyon işçi Avrupa’ya can attı. Bir milyon işsiz dışarıya kaçmak için İş Bulma Kurumları önünde rüşvet vererek nöbet sırası bekliyor. Her yıl 400 bin kadar artan 2.5 milyon işsiz-yoksul sürünüyor. Ötede dış ticaret 40-50 Yahudi yahut melez firmanın döviz kaçakçılığı ve fatura oyunları ile her yıl artan açıklarını, yaman Bütçe açıkları ile yarıştırıyor. Onun için Türkiye Finans- Kapitalistleri Nato-Cento-Seato emrinde Avrupa Ortak Pazarı’na ve parlamentolarına, cankurtaran simidine sarılırca sarıldılar. Satılmadık milli menfaat ve sınır bırakmadılar. Bu çıkmaza, bayağı bir kukla olan N. Erim hükumeti veya sıkıyönetimlerin drakonyen kanunları hiçbir çıkar yol getiremez. Tersine ekonomik tezatları büsbütün dinamitleştirir. Rejimin tek umudu, Amerika’ya ve onun Türkiye’deki semitik ve masonik kollarına yaranmaktadır. Bu ise, memlekette daha korkunç devrimlere zemin hazırlamaktan başka sonuç veremez. Devrimcileri çoğaltır, ilericiliğe yeni ufuklar açar.

12 Mart Muhtırası henüz mantıki neticelerini vermemiştir. Asıl çıngar, ara sıra sözü edilen “Reform”lara gelince kopacaktır. Tepeden inme Sıkıyönetim yırtıcılığı, Ordunun ilerici güçlerini ilerde daha tedbirli olmaya zorlamaktan geri kalmayacaktır. Gençlik ise, bir daha geri dönmemecesine sosyal problemlerin içindedir. Dini hisleri CIA ajanlarının istismar etmelerinin de bir haddi gelecektir. CIA petrol Şeyhlerinin maskesini kullansa da gericilik birkaç satılık kişinin “aylıklı asker”liğinden öteye geçememiştir. Menderes Ordunun Demokratik eğilimi ile, Demirel Sosyalist eğilimi ile karşılaştı. Aradaki fark 10 yılda kendini gösterdi.
Haksız baskı ile (Mecelle’nin dediği gibi): “Bir şey dıyk oldukta, müttesi olur”. (Bir şey sıkıştırılır, daraltılırsa, yayılır. A. Kale)

Dr.Hikmet Kıvılcımlı  Derleyen: Ahmet Kale
Devamı ...